2 Ağustos 2012 Perşembe

39. MEKTUP; KUTSAL KİTAPLAR


Hikayeler… hikayeler…
Ama hiç sırası değil.
Mevsimi hiç değil.
Kışa saklıyorum.
Saçımı kestirdim boynumun başladığı yere kadar. Hangi akla hizmetse…
Hemen akabinde; 
Fark ettim ki;
yüzümde,
sol yanağımın altına doğru bir gözenek gitgide genişliyor, iz bırakacak gibi;
Gül yağı esansı iyi gelir dediler; Gittim aldım.
sürüyorum bazı geceler yatmadan önce
ama
Unutuyorum bazı geceler de;
Oysa düzenli sürülse iyi olur dedilerdi.
Hiçbir şeyi düzenli yapamam ki;
üstelik şu sıralar hiç.
Mesela ilaçları da düzenli kullanmadığım için geç
iyileşiyorum,
doktor gördüm mü de kaçma kaçan bir hastalık hastasıyım.
Bir de bu sabah göz kapaklarım düne göre daha bir düşük gelince bana,
eski bir fotoğrafımı büyütüp poster yaptım,
aynanın üstüne astım.
Yok canım yapmadım tabiki öyle bir şey.
Fazla Miranda July tarzı hareket olurdu.
Bu arada ne zamandır Miranda July delisiyim ama son filmi Future’ı hiç mi hiç sevmedim. Hiç!
Takvimden bir yaz eksiltmek için uyuyup uyandığım zaman
kendimi hiç de suçlu hissetmiyorum.
Kendimi suçlu hissetmemin sebebiyse ... işte bu cümleyi bir türlü kuramıyorum.
Hafif hissediyorum bu aralar.
Maurice Blanchot’un  “Son İnsan”ından bu alıntıyı yapmazsam öleceğim…

“Bu haliyle çocuksu diyemeyeceğim, ama gelecek düşüncelerinden son derece arınmış, tamamen şimdiki zamanda, ama bir yandan da şimdiki zamanla çok az dolu, çok ağır, kasten, ancak belli ölçüde bir sarhoşlukla bakabileceğim bir kaygısızlık içinde gözüktüğü bir yapıya sahipmiş gibiydi ve ona hafiflik duygusunu veren de buydu kesinlikle, ki bu hafiflik duygusu kendisini de sarhoş ediyordu neredeyse….”

Ufff bu nasıl güzel ifadedir; neredeyse’den devam ediyorum.

“…neredeyse, evet, sonuç olarak hakim olup olamayacağını kesinlikle bilmediği bu hafiflik tinine teslim olmuş gibiydi.
-          Sakinsiniz ama.
-          Sakinim , ama neredeyse şimdiden bir hatıra gibi bu, hatıraların en uzağı.
-          Şimdiden geçmişte mi kaldı?
-          Evet geçmişte belki.
Ama bir yandan da vazgeçemediği bir kesinlik kaygısıyla eklemekten geri durmuyordu:
-          Bu ok her zaman var, bizi gerilmeye, sükûnet içinde olmaya zorlayacak olan çok keskin bir oku andıran o şey her zaman var.
-          Biz? Bende mi?
-          Evet, biz, sadece biz.
Aslında bir türlü yerinde duramıyordu: kendini örtülerinden alelacele kurtarıyor, odaya giriyor, ve aceleciliği, ateşi onu hareketsiz bırakıyor orada, ta ki kendisini bana doğru, ama aynı zamanda başka günlere doğru götüren, sanki başka günleri olmuş gibi, bir çıkış yolu buluncaya kadar: orada geçmişte , insanların sanki daha hızlı yürüdükleri, peş peşe daha gizlice kaydıkları bir yerde. Hangi yere doğru? Bu acelecilik niye? Zaman zaman sanki aralarında bir hatıra varmış gibi birbirlerinden uzaklaşıyor ve bakışıyorlar, hayır bir hatıra değil; unutuş, bir çember çizen ve onları, orada mahsur bırakan işkence.”

Ve sonra da şu cümleyi yazıyor.  

“Her zaman kendi dışında ölmekten korkmuştu.”

Söyle bana bu nasıl bir cümledir.

“…şöyle derdi:  - Beni sıkıca tutacaksınız. Beni tutacağınız noktaya ulaşmam gerekir.
Belli bir anda bir şeyi hatırlamayı istemeye başlamıştı:  belirsiz bir şekilde, belli bir endişeyle , ama aynı zamanda da güçlü sezgilerle ve büyük bir sabırla arıyordu bunu. Kalkabilmiş olsaydı, onu aramak için kalkmış olacaktı kesinlikle, oyun oynar gibi, odada ve bütün evde: 
-          Burada mı?, yoksa burada mı?
-          Hayır buradan uzakta.
Yaptığı her şeyde o unutulmuş şeye ima vardı, hiç kimsenin dikkat etmeye cesaret edemeyeceği çok gizli ve çok kapalı bir ima: biraz geri planda olup bitiyordu bunlar, onun ve adamın arkasında; belki her ikisini de ilgilendiriyordu bu durum. Öldüğünde, teselli veren bir izlenim bıraktı, onu hatırlamak için öldüğü izlenimini uyandırdı.
Daha sonra -gece yarısıydı- hareketsizliğini bozmadan, ansızın şu soruyu sordu:
-Ölmekte olan ben miyim siz misiniz?
Adam açık seçik duydu bu sözleri. Ona doğru eğildi, kadın adama, bu ağır, hareketsiz, hüzünlüymüş gibi gelen bakışla bakarak açtı gözlerini. Adamdan tutmasını istediği bir vaadi hatırlatıyordu sanki.”


Nihayetinde, yazı başka türlü seviyorum bu türlü değil.
Kendimi bulamadığım bir sürü kitap okudum bu ara. Leyla Erbil’in Zenime Hanım’dan yadigar cüce’sini okudum ki… pek hoşuma gitti.
Köpek hiç susmuyor, gece boyu biteviye havlıyor.
Cemal Süreya’nın hani o fotoğrafı var ya;   Üstündekileri çıkar... iç çamaşırlarını da… der gibi baktığı… Sigarayı tuttuğu elindeki saati çok zarif buluyorum. 
Saati kadar zarif dizesi :
“Kuşlar var kutsal kitaplara gönderme yaparlar.”

Bu parçayı milli marş ilan ettim bu ara.




Bu saçla ancak piramit pasta yapılır.


Sevgiler
Jane

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder