Hikayeler… hikayeler…
Ama hiç sırası değil.
Mevsimi hiç değil.
Kışa saklıyorum.
Saçımı kestirdim boynumun başladığı yere kadar. Hangi akla
hizmetse…
Hemen akabinde;
Fark ettim ki;
yüzümde,
sol yanağımın altına doğru bir gözenek gitgide genişliyor, iz bırakacak gibi;
yüzümde,
sol yanağımın altına doğru bir gözenek gitgide genişliyor, iz bırakacak gibi;
Gül yağı esansı iyi gelir dediler; Gittim aldım.
sürüyorum bazı geceler yatmadan önce
ama
ama
Unutuyorum bazı geceler de;
Oysa düzenli sürülse iyi olur dedilerdi.
Hiçbir şeyi düzenli yapamam ki;
üstelik şu sıralar hiç.
Mesela ilaçları da düzenli kullanmadığım için geç
iyileşiyorum,
iyileşiyorum,
doktor gördüm mü de kaçma kaçan bir hastalık hastasıyım.
Bir de bu sabah göz kapaklarım düne göre daha bir düşük
gelince bana,
eski bir fotoğrafımı büyütüp poster yaptım,
aynanın üstüne astım.
eski bir fotoğrafımı büyütüp poster yaptım,
aynanın üstüne astım.
Yok canım yapmadım tabiki öyle bir şey.
Fazla Miranda July tarzı hareket olurdu.
Bu arada ne zamandır Miranda July delisiyim ama son filmi Future’ı hiç mi hiç sevmedim. Hiç!
Fazla Miranda July tarzı hareket olurdu.
Bu arada ne zamandır Miranda July delisiyim ama son filmi Future’ı hiç mi hiç sevmedim. Hiç!
Takvimden bir yaz eksiltmek için uyuyup uyandığım zaman
kendimi hiç de suçlu hissetmiyorum.
Kendimi suçlu hissetmemin sebebiyse ... işte bu cümleyi bir türlü kuramıyorum.
Hafif hissediyorum bu aralar.
kendimi hiç de suçlu hissetmiyorum.
Kendimi suçlu hissetmemin sebebiyse ... işte bu cümleyi bir türlü kuramıyorum.
Hafif hissediyorum bu aralar.
Maurice Blanchot’un “Son
İnsan”ından bu alıntıyı yapmazsam öleceğim…
“Bu haliyle çocuksu
diyemeyeceğim, ama gelecek düşüncelerinden son derece arınmış, tamamen şimdiki
zamanda, ama bir yandan da şimdiki zamanla çok az dolu, çok ağır, kasten, ancak
belli ölçüde bir sarhoşlukla bakabileceğim bir kaygısızlık içinde gözüktüğü bir
yapıya sahipmiş gibiydi ve ona hafiflik duygusunu veren de buydu kesinlikle,
ki bu hafiflik duygusu kendisini de sarhoş ediyordu neredeyse….”
Ufff bu nasıl güzel ifadedir; neredeyse’den devam ediyorum.
“…neredeyse, evet,
sonuç olarak hakim olup olamayacağını kesinlikle bilmediği bu hafiflik tinine
teslim olmuş gibiydi.
-
Sakinsiniz
ama.
-
Sakinim ,
ama neredeyse şimdiden bir hatıra gibi bu, hatıraların en uzağı.
-
Şimdiden geçmişte
mi kaldı?
-
Evet
geçmişte belki.
Ama bir yandan da
vazgeçemediği bir kesinlik kaygısıyla eklemekten geri durmuyordu:
-
Bu ok her zaman
var, bizi gerilmeye, sükûnet içinde olmaya zorlayacak olan çok keskin bir oku
andıran o şey her zaman var.
-
Biz? Bende
mi?
-
Evet, biz,
sadece biz.
Aslında bir türlü
yerinde duramıyordu: kendini örtülerinden alelacele kurtarıyor, odaya giriyor,
ve aceleciliği, ateşi onu hareketsiz bırakıyor orada, ta ki kendisini bana
doğru, ama aynı zamanda başka günlere doğru götüren, sanki başka günleri olmuş
gibi, bir çıkış yolu buluncaya kadar: orada geçmişte , insanların sanki daha
hızlı yürüdükleri, peş peşe daha gizlice kaydıkları bir yerde. Hangi yere
doğru? Bu acelecilik niye? Zaman zaman sanki aralarında bir hatıra varmış gibi
birbirlerinden uzaklaşıyor ve bakışıyorlar, hayır bir hatıra değil; unutuş, bir
çember çizen ve onları, orada mahsur bırakan işkence.”
Ve sonra da şu cümleyi yazıyor.
“Her zaman kendi
dışında ölmekten korkmuştu.”
Söyle bana bu nasıl bir cümledir.
“…şöyle derdi: - Beni
sıkıca tutacaksınız. Beni tutacağınız noktaya ulaşmam gerekir.
Belli bir anda bir şeyi hatırlamayı istemeye
başlamıştı: belirsiz bir şekilde, belli
bir endişeyle , ama aynı zamanda da güçlü sezgilerle ve büyük bir sabırla
arıyordu bunu. Kalkabilmiş olsaydı, onu aramak için kalkmış olacaktı
kesinlikle, oyun oynar gibi, odada ve bütün evde:
-
Burada mı?, yoksa burada mı?
-
Hayır buradan uzakta.
Yaptığı her şeyde o unutulmuş şeye ima vardı, hiç kimsenin
dikkat etmeye cesaret edemeyeceği çok gizli ve çok kapalı bir ima: biraz geri
planda olup bitiyordu bunlar, onun ve adamın arkasında; belki her ikisini de
ilgilendiriyordu bu durum. Öldüğünde, teselli veren bir izlenim bıraktı, onu
hatırlamak için öldüğü izlenimini uyandırdı.
Daha sonra -gece yarısıydı- hareketsizliğini bozmadan,
ansızın şu soruyu sordu:
-Ölmekte olan ben miyim siz misiniz?
Adam açık seçik duydu bu sözleri. Ona doğru eğildi, kadın
adama, bu ağır, hareketsiz, hüzünlüymüş gibi gelen bakışla bakarak açtı
gözlerini. Adamdan tutmasını istediği bir vaadi hatırlatıyordu sanki.”
Nihayetinde, yazı başka türlü seviyorum bu türlü değil.
Kendimi bulamadığım bir sürü kitap okudum bu ara. Leyla
Erbil’in Zenime Hanım’dan yadigar cüce’sini okudum ki… pek hoşuma gitti.
Köpek hiç susmuyor, gece boyu biteviye havlıyor.
Cemal Süreya’nın hani o fotoğrafı var ya; Üstündekileri çıkar... iç çamaşırlarını da…
der gibi baktığı… Sigarayı tuttuğu elindeki saati çok zarif buluyorum.
Saati kadar zarif dizesi :
“Kuşlar var kutsal kitaplara gönderme yaparlar.”
Bu saçla ancak piramit pasta yapılır.
Sevgiler
Jane
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder