20 Temmuz 2012 Cuma

38. MEKTUP; KALELER KUMDAN


İncecik güneşe kızgın kum…
Bunun gibi bir plaja –upuzun, dalgaların sahile deniz kabuğu yığdığı, suyun bileklerden başlayarak derinleştiği, rengin sonradan berraklaştığı-  gitmeyeli çok olmuş…  son zamanlarda girdiğim sular hep taşlık.

Bir müzik olsun fonda.
plaj deyince hep aklıma Brighton beach geliyor, hiç de gitmişliğim yok, hayal etmişliğim çok ama…





tuhaf bir türüz, yüzlerce şezlongu araya sadece bir şemsiye sopası girecek kadar bir boşluk bırakarak yanyana dizip yalnız kalmamaya çalışıyoruz.
iki çocuk var kumun, dalgaların vurup daha koyu bir kahverengiye boyadığı kısmında…
bir kız bir oğlan. 5 – 6 yaşlarındalar gibi.
Birinin yeşil diğerinin portakal rengi kovası var. Birinin sarı, diğerinin kırmızı küreği.
Kardeş değiller, benzemiyorlar birbirlerine… yanlarında iki kadın vardı denizdeyken az önce.
Kadınlardan biri kısa bir kumdan kale inşaatı eğitimi verdikten sonra şezlonguna çekilip kremlendi.

Oğlanın kendine güveni tam. Hiç zaman kaybetmedi.  Belli ki, kafasında bir proje var. Kıza pek iş bırakmıyor, kovayı ıslak kumla doldurup tersyüz ediyor. İki dakika içinde belki 10 kova boşalttı. Yan yana, yan yana dizdi surları. Kız da bir tane getirdi boşalttı, ama kovayı tam doldurmadığından mıdır nedir onunki biraz biçimsiz oldu, oğlanınkiler pek şekilli, sanki hepsinin gramajı aynı… kızınkini beğenmedi oğlan, ayağını kaldırıp büyük bir zevkle tam ortasına basarak yerle bir etti kızın yaptığı dengesiz kaleyi. O küçücük ayak o esnada korkunç bir güliver ayağı gibi büyüdü kocaman oldu sanki. Kız tekrar denemek istedi ama sonra tam kovayı dolduracakken sanırım gözü bir deniz minaresine takıldı ve dikkati dağıldı. Kovayı kenara bırakıp, deniz kabuğu toplamaya başladı. Avuçları çok küçük. Bir avuç dolusu olunca topladıklarını hemen oraya yere bıraktı. Ama bir dalga geldi ve kabukların yarısını götürdü. Dalgayı hesap edemeyişine ve avuçlarının da bu kadar küçük oluşuna hiç dertlenmedi, hemen gidip biraz önce kenara bıraktığı kovayı aldı. Deniz kabuğu toplamaya ve topladıklarını kovaya koymaya başladı.

Oğlan bütün bu olan bitenin farkında değildi. Surlarıyla çok meşgul.  Büyük bir kırallık kurma sevdasında, gözü hiçbir şeyi görmüyor. Biraz sonra kız bir kova dolusu deniz kabuğuyla geldi kalelerin üzerine gelişigüzel bir iki deniz kabuğu yerleştirmek istedi. Oğlan beğenmedi söktü kabukları fırlattı kenara. Bu arada kumdan saray yükseldikçe yükseliyor,  devasa görünüyor.

Kız biraz uzağa taşıdı kendini… kendince kaleler-oldukça dengesiz görünümlü- yapıp üzerine deniz kabuğu, deniz minaresi falan işliyor. Birazdan dayanamayıp yanına gideceğim ama annelerden çekiniyorum.

Hayır bu hikaye böyle bitmez.

Birazdan 5-6 yaşlarında bir başka erkek çocuk mavi kovası ve gri küreğiyle gelir. Her ikisini de kenara bırakır, suya yakın oturur, küçücük ellerini suyun içindeki kuma daldırır bir avuç dolusu çamurlaşmış kumu havaya kaldırıp, yavaşça avcundan bırakır. Islak kum birbirinin üstüne düşerken ince barok kulelere dönüşür. Alt kısım geniş, üst kısım incelerek yükselir. Bir süre sonra başını hafifçe çevirerek kıza bakar. Göz göze gelirler. Kız kovasını alıp oğlanın yanına gelir. Kovanın içindeki deniz kabuklarını boşaltıp en güzellerini seçmeye koyulurlar… barok stili saraylarının alt kısmına deniz kabukları işlerler. Kalan deniz kabuklarını da iki sıralı yere döşeyerek sadece iki küçük ayağın yürüyebileceği genişlikte denize ulaşan bir yol yaparlar.

Hayır böyle de bitmez.

Birazdan kırallığını hanedanlığa dönüştürmek isteyen diğer oğlan bu gösterişsiz ama hisli sarayı fark eder…

Hayır hayır bu çok acımasız olurdu,

O zaman;

Birazdan büyük bir dalga gelir…

Hayır hayır doğayı bu işe karıştırmayalım.

O zaman;

Birazdan anneler gelir, çocuklar zamanı farketmiyorlar ama anneler fark eder. Güneş tam tepededir. Çocukları güneşten korumak gerekir. Plajın en görkemli sarayını inşa etmiş olmaktan ötürü bir karış öne işeyebileceği hayaliyle yanıp tutuşan oğlanla, belki de ona hayatında ilk defa kendini önemli hissettirmiş ve muhtemelen bir daha hiç göremeyeceği arkadaşını deniz kabuğu işli barok sarayının bahçesinde bırakan kız, annelerinin ellerinden tutup plajdan ayrılırlar…

Hikaye sonları konusunda pek yaratıcı olduğum söylenemez.


“Ama sana hiç dokunmazsam bir tapınak gibi kurarım seni. Ve seni ışıkta kurarım. Ve sessizliğin kırları alır içine. Ve seni kendimin de, senin de ötende sevmesini bilirim. Ve imparatorluğunu kutlamak için ilahiler yaratırım. Ve gözlerin yumulur; dünyanın göz kapakları,  Seni kollarımda yorgun tutarım, bir kent gibi. Tanrıya doğru yükselişimin bir basamağından başka bir şey değilsin.  Yakılmak, tüketilmek için yaratılmışsın, alıkonulmak için değil… Ve az sonra saray ağlar, bütün kent yasa bürünür, çünkü doygunluğa erememiştim, yanıma bir silahlı alıp kentin kapısından çıkmışım.

Dedim sana, bir kişinin acısı dünyanın acısına bedeldir. Ve bir tek kadının aşkı, ne kadar budalaca olursa olsun, samanyoluna ve yıldızlara denktir. Ve seni gemimin eğrisi gibi kollarımda sıkarım. Engin denizlere doğru bu açılış da öyle: aşkın korkunç omuzu…”
(Saint Euxpery – KALE)

Sevgiler
Jane

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder