bir süredir buradayım,
bir süre daha buradayım…
günler olabildiğine sakin geçiyor, rahvan günler…
bir tespitim var kendime dair. Yazları az konuşuyorum ben.
Öğleden sonraları kestiriyorum, bol bol uyukluyorum.
Akşam üzerleri hafif esintili bir bank bulup tepeden denize
bakıyorum; sol köşede dört kişilik bir masa kuruluyor. Son 20 yıldır hep bu saatte pişpiriğe oturan
altmışı geçkin bey amcalar var. Pişpirik kızıştıkça keyif artıyor; sesler
yükseliyor, etrafa laf atmalar başlıyor, masanın etrafı kalabalıklaşıyor; beni
de, bilmediğim bu oyuna dahil etmek istiyorlar… “yo, yo!” diyorum zoraki bir tebessümle.
“şairlik tahtınıza kurulmuş ne hayal kurup duruyorsunuz?” der gibi bakıyorlar…
O zaman Faust’tan alıntı yapasım geliyor. Sen bunları bilirsin ama onlar bilmiyor.
“Şair kendisine tabiatın hediyesi olan o en yüksek hakkı,
insanlık hakkını, senin uğrunda günahkarca feda mı etsin? O, bütün kalpleri
neyle harekete geçirir, bütün unsurları nasıl yener? Kalbinde doğan ve bütün dünyayı kavrayan
ahenkle değil mi? Eğer tabiat ipliği bütün uzunluğunca bükerek mekiğe zorlarsa
ve bütün öğeler düzensiz bir kalabalık halinde üzüntülü ve karışık sesler
verirse, kim hep aynı sırayı düzenli olarak harekete geçirip bir ritme
sokabilir? Kim ihtirasların fırtınasını coşturur ve akşam kızıllığını en güzel
şekilde parıldatabilir? Kim bütün güzel ilkbahar çiçeklerini eliyle sallayarak
sevgilinin yoluna serpebilir? Kim gelişigüzel yaprakları örerek bir şeref tacı
meydana getirebilir? Kim gökleri emniyete alıp tanrıları birleştirebilir?
Yalnızca şairde beliren insanlık gücü değil mi?”
Öyle güzel manzaralar var ki karşımda,
Çabuk sıkılıyorum, çabuk yoruluyorum.
En çok beş altı yaşındaki çocukların ilgisini çekiyorum.
Yanıma gelip bana dokunuyorlar, üstüme dondurma bulaştırıyorlar. Bunun gibi
temaslar, olgunlaştığımı hissettiriyor. Bir de “halim yok”lar öyle
hissettiriyor.
Düşündükçe düşündüm, eskiden çok düşünmediğimi fark ettim. Bu
kadar düşünmek … Yani bu tip şeyleri
düşünmek, yani kendi varlığımın dışındaki varoluşları düşünmek, gidişhatları
düşünmek, ne olduğumu değil ne olacağımı düşünmek, nasıl olduları, neden
olduları düşünmek, onun yerine, ötekinin yerine, senin yerine düşünmek tuhaf
şimdi…
Tuhaf gelince bıraktım hemen düşünmeyi bunları…
“O yüce insanlık hakkı”
Öyle güzel bir yerdeyim ki, söylemiş miydim?
Biraz anlatayım mı? Ama üşendim şimdi boşver. Tepelere çıktıkça
hep güzel zaten, Zaten biz güzel yerlere
alışığız…değil miyiz?
Evet sahiden ya belki de biraz boktan yerlere yolumu
düşürmeliyim artık.
Çok boktan bir yere gitmiştim bir keresinde, Afyon gibi bir yerdi. Afyon’dan geçerken hep üzülürüm Afyon’da
yaşamak zorunda olanlara…ne zavallıca bir üzüntü değil mi? Mesela zavallı
deyince böceği hemen arkasına yapıştırmama da acayip sinirleniyorum. Bir sonraki
hayatımda kesin böcek yapacak beni yukardaki. Belki de halihazırda böceğimdir
de farkında değilimdir. Bir keresinde odada vızır vızır dolanan bir kara sineği
haklamıştım. Öyle gereksiz bir cinayetti ki, vicdan azabım bana bunu hiç
unutturmayacak biliyorum. Kimse de ben ölünce arkamdan bir sineği bile
incitmezdi demesin.
Bazan o kadar tıkanıyorum ki…boğazım bedenimden bağımsız
boğuluyor, kimse ne olduğunu anlayamıyor. Ben anlıyorum. Ağlamayalı o kadar oldu
ki? Kendim için değil, bir diğeri için.
Çünkü asla yalnız kalamıyorum ben, kendimden korktuğum kadar
kimseden korkmuyorum, ödüm patlıyor kendimden.
Bak uyuyorum yine hem de günün bu saatinde. Uyurken hep
seninle konuşuyorum.
Dün akşam kahkahalarla gülüyordum. Sahi neydi o kadar
neşelendiren beni, şimdi hatırlamıyorum.
Şimdi bu balkondayım, öyle parmak uçlarımı birleştirmiş ne yapıyorum
ben?
Bir de en çok artık heyecanlanmalarımın kısa sürmesi kafamı
bozuyor. Hafıza kaybı işe yarardı hani…
Böyle mavi bir çiçek gördüğünde kemik bulmuş köpek gibi
heyecanlanmak istiyorum hayata.
Bir tirene binmiş gibiyim şimdi, rengarenk sessizliklerden
geçiyorum, kocaman kahkahalardan geçiyorum, mahcup çocuklardan geçiyorum,
yorgun ağaçlardan, simsiyah şarkılardan geçiyorum, belli belirsiz düşlerden
geçiyorum, çöl kızıllığındaki korkulardan geçiyorum, tuğlaları eksilmiş
evlerden geçiyorum, ışıl ışıl gözlerden, derin nefeslerden geçiyorum, gidiyorum.
Kendimi tanrı gibi, azize gibi, günahkar
gibi, aceze gibi hissettiğim anlar birbirini takip ediyor. Genelleyemediğim alışkanlıklarım
var, alışkanlık dediğin sürekli olur, benimkiler birden yok oluyor. Sap gibi
kalıyorum.
Hemen üstada kulak veriyorum.
“Sanat niye bu kadar güzel? Çünkü yararsız. Hayat niye bu
kadar çirkin? Çünkü amaçlarından, tasarılarından ve niyetlerinden örülmüş.
Bütün yollar bir noktadan diğerine gitmek için çizilmiş. Kimsenin gelmediği bir
yerden kimsenin gitmediği bir yere uzanan bir yol için neler vermezdim. Bir
tarlanın ortasında başlayıp bir başkasının ortasında kayboluverecek bir yol
yapmaya seve seve ömrümü adardım; uzatılsa bir işlev kazanacak, ama sonsuza dek
yarım bir yol olarak kalıp yüceliğini koruyacak bir yola.” H.K 330
Karar veriyorum sadece içimdeki sese kulak veriyorum, "hayat hep güzel" diye fısıldıyor.
seni sevişime bakıyorum, ne yararsız, ne hoş. Sana başkalarının görmediği gibi bakmaya gayret edişime bir yandan gülüyorum bir yandan hisleniyorum. Karmakarışık haline bayılıyorum. orada duruyorsun işte, bir şeyler anlatıyorsun. Anlamaya çalışmamak yeterli.
Ahora todo era perfecto.
Ahora todo era perfecto.
Ve aşk schrödinger’in kafesteki kedisi…
sevgiler
Jane
sevgiler
Jane
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder