10 Temmuz 2017 Pazartesi

82. MEKTUP; BEL ETAGE

"Çabucak çizilmiş ve gözü kapalı boyanmış gece ve su şehrime kavuşuyorum. Elim çıplak kolunda, gözlerimi kapatıyorum."

Sert bir kış geçirdim ve depresif bir ilk bahar... Çok yorgundum. Geceleri uyuyordum, ve sabahları bitkin ve öğleden sonraları hiç gibi... Bir bahçe dolusu bitkinin arasında kendini bilen bir bitki gibiydim... Bazı akşamlar inanlara katlanamıyordum... Hiç kimseye... 
Biraz güneşe çıkmam lazım...Yapmayı sevdiğim şeyleri yapmamı sevmeyen adamlar yüzünden hayata küsebilirim biraz, ama deri değiştiremem. 
Bir ara hiç dönemeyecek gibi oldum ama işte buradayım. 
Biraz,bir süre , baş başa kalalım. Bel etage ; burada en sevmediğim görünmeyen sinekler. 

Sevgiler
Jane






5 Kasım 2016 Cumartesi

81. MEKTUP; SUCH A BEAUTIFUL DAY

Biz sizinle bayım, epeydir güzel bir şarkı dinlemedikti…



Hazırlıksız yola çıktığım için sadece bir taş var avcumda;

Bu akşam diyorum sanki hep aynı akşammışçasına… ama iki akşam var diyebilir misiniz?

…Büsbütün eli boş dönüyor da sayılmazdım, bir daha buralara asla gelmeyeceğim, diye yineleyip duruyordum. Bacaklarım acı veriyordu bana, her adımımı artık bu son olsun diye atıyordum, ama vitrinlere kaçamak bakışlar fırlattıkça, asfaltın üzerinde sanki kayarcasına hız yapan kocaman silindir biçiminde bir kütle görüyordum. Gerçekten de hızlı ilerliyor olmalıydım. Kendimi hiç zorlamadan birden çok yayayı solladım çünkü.  Bakın ilk insanlar belirdi işte, oysa topallar bile artlarında bırakırdı beni gündelik yaşamımda, sonra arkamdaki ayak seslerinin kesildiğini işittim. Yine de her adımımı bu son olsun diye atıyordum. Bir nedenle, gelirken ayırdına varamadığım, bitiminde bir katedralin yükseldiği bir meydana ulaştığımda,  açıkçası oraya girip, bir süre saklanmaya karar verdim. Ortaçağ’da olduğu gibi. Katedral diyorum ama pek emin değilim bundan. Bilmiyorum, bütün bildiğim sonuncusu olmasını umduğum bu öyküde sıradan bir kiliseye sığınmamın beni üzeceğiydi…

Böyle işte, şu koltuğa uzanıp, hiç için metinler okuyalım biraz; hava da karardıkça kararmış hep aynı akşammışçasına… başka akşamlar da var diyebilir miyiz?
Deriz.
Bi çay koyarız;
Pencereyi açarız.

Yalnızca başımızı öne eğip, ayaklarımızın ucuna yere bakmamız gerekiyordu bu anlarda, çünkü şeye katlanma gücünü hep böyle alıyorduk. Neye diyeceksiniz, bilmiyorum. Zor anlarımızda gökyüzünden çok topraktı yardıma gelen, gökyüzü daha şanlı ve şöhretli olsa da…

Dışarıdan sesler kesik kesik geliyor.

Doğru nefesler aldığına emin olmalısın.

Bunu sana ara ara hatırlatmam gerekiyor.

Müziğin susmasına izin verme lütfen.

Ben devam ediyorum.

Çeşitliliklerle dolu yaşamım, çok farklı şeylerle dolu, hiçbir yere ulaşamayacağım asla. İyi biliyorum, kimse yok burada, ne ben, ne de bir başkası, ama bazı şeyler hiç söylenmese daha iyi. Öyleyse hiçbir şey söylemiyorum. Başka bir yerde birileri var belki, herhalde başka bir yerde, bu uçsuz bucaksız burada başka bir yer gizli belki de? Bilmiyorum biraz kafamı çalıştırabilsem bir çıkış yolu bulurdum , kafamın içinde sayıca kabarık başkaları gibi, bundan da kötüsü dünyayla karşılaşırdım yeniden, kafamın içinde, bana gelince hiç de farksız olmazdım başlangıçtakinden…

Burada duruyorum.
İyi burası. Benim durduğum yerde durmak için başkaları neler vermezdi. Ya da senin durduğun yerde durmak için. Şimdi gülüyor musun sen bu dediklerime?
Güül!
Beni bozmaz.  Ama durmanın hakkını vermek lazım.

Döndüm diyorum ama aslında hız kesmeden çizilen geniş bir çember oldu bu, durursam yeniden yola koyulamam diye korkuyordum , evet, bundan da korkuyordum.

Yaptığına hiç dikkat etmeden, soluk alır gibi yürümeli insan, oysa ben yürüyüşüme dikkat ettiğimde, kendimi denetlemeye başladığımda attığım birkaç düzgün adımın ardından düşüyordum.

Ben de onu diyorum, bulunduğum noktaya ulaşmış olmam bile önemsenmeli.

Bana aldırış etmiyor üstüme basmamaya gayret ediyorlardı.

Burada kalamazsınız dedi biri.

Tüm bu hikayelerden uzaktayım, hiç kafamı kurcalamamam gerekirdi onlarla, hiçbir şeye gereksinme duymuyorum, ne daha çok ilerlemeye ne de bulunduğum yerde kalmaya, gerçekten de umursamıyorum tüm bunları, uzaklaşmalıydım onlardan, bedenimden de, kafamdan da…kendi aralarında uzlaşmaları için, son bulmaları için bıraksaydım onları…yapamıyorum.  Ya evet birden çok kişiyiz biz. Sanki hepimiz sağırız, sağır bile değiliz. Yaşam getirmiş bizi bir araya.

Bir başkası yada aynı kişi “evinizde kalmanız gerekirdi” diyor. Hepsinin de sesi aynı,  aynı düşünceleri var.
Evimde.
Evime dönmemi istiyorlar.

Müzik diyorum, müzik susmasın! Sen ilgilen.

Ben şu şiiri okuyacağım sana sonra da gideceğim.

Said a lightning bug to a firefly,
‘look at the lightning bugs fly by!’
‘silly dunce!’ said the fly. ‘what bug ever flew?
Those are fireflies. And so are you.’
‘Bug! Cried the bug. ‘Fly!’ cried the fly.
‘Wait !’ said a glowworm happening by.
‘I’m a worm,’ squirmed the worm. ‘I glimmer all night.’
‘Fly!’ cried the fly. ‘Worm!’ cried the worm.
‘Bug!’ cried the Bug. ‘I’m standing firm!’
Back and forth through the dark each shouted his Word Till their quarrel awakened the early bird.
‘You three noisy things, you are all related.’
She said to the worm, and promptly ate it.
With a snap of her bill she finished the fly.
And the lightning bug was the last to die.
All glowers and glimmerers, there’s a Moral:
Shine if you must, but do not quarrel.

Gördüğüm bütün ölümlüler yalnızdı ve sanki kendi içlerine gömülmüş gibiydiler.
Aksi için bir gerekçe de yoktu zaten.

sevgiler      

Jane


P.S. Beckett ve Maxine Kumin

21 Mayıs 2016 Cumartesi

80.MEKTUP; SESSİZLİK DENİZİ

birkaç gün bodruma kaçtım; biraz denize girsem, suyun üstünde sırtüstü yatıp güneşten gözlerimi kaçırsam fena mı olur?

iki ay önce ani bir rüzgar çıkınca karavanı üstüne kapaklanan; şans eseri tentenin brandası sayesinde sadece kaburgaları kırılmak suretiyle bu feci kazadan sağ kurtulan; önce hiçbir yere kıpırdayamadığı için burada 1 ay hastanede kaldıktan sonra, belki de burası benim kaderim deyip bu sefil kasabaya yerleşen bir adamla tanıştım bugün. Tahmin edersin ki hayli enteresan bir kişilik. Yakın zamanlarda eşinden boşanmış ve karavanıyla oradan oraya gezmeye başlamış, uzun süre kaz dağlarında kalmış; kendi kendine konuşmaya başlayınca yola çıkayım biraz güneye ineyim demiş. İnsanların özel hayatlarına hiç bulaşmayan ben nedense adamcağızın hikayesini merak ettim ve ağzımdan birden çıkıverdi o münasebetsiz soru: Neden boşandınız karınızla?
‘yüzde ellibir benim kusurum’ dedi.
Samimi, insani ve bir okadar politik…
İçimden güldüm bayaa..
Meşhur karavanı merak ettim tabiki; gösterdi, küp gibi bir şey çok şirin ama ayaklarını her iki taraftan sabitlemezsen rüzgarda devriliyor. Meşakkatli iş yani.
Cengiz Aytmatov’un bir kitabını uzattı; ‘bunu oku kardeşim’ dedi. “Cemile’sini okumuştum” dedim.
Ama hiç hatırlamıyorum, belki de okumadım ama ağzımdan çıkıverdi. Yapıyorum böyle şeyler bazen. Beni Cemile’den sınava çekecek değil ya. Almak istemedim kitabı laf karıştırmaya çalıştım; şimdi bir de iade etmek var… bugün burdayım yarın başka yerde… “Ben”, dedim, “biraz göçebeyim bu aralar kitap taşımıyorum, bookz.org diye bir site var indiriyorum tablete, ordan okuyorum bunu da indiririm” Sitede Türkçe yazarların kitaplarının çok sınırlı olduğunu ne bilecek diye düşündüm. “Aaa” dedi “kitap sayfasına dokunmak gibisi yoktur… “Kokusunu duymak” filan diye devam ediyordu… “klişeeee” diycektim, demedim. “değil mi ama…” dedim. Yine de gargaraya getirip almadım tabi kitabı. Belki de pek güzel bir kitaptı.
Babamın kedisi arapla karşılıklı bahçede mayıştık biraz. Sonra yağmur çiseledi deniz pek güzel oldu. Yerimden kalkınca arap da kendisine yemek vermeye kalktım sanıp kıpırdandı, esnedi, peşimden geldi. Yazık biz bütün insanlar her an onun boğazını düşünüyoruz sanıyor…

Kaptanı aradım; “müsait misin yelkene çıkalım mı?” diye sordum. “Rüzgar güney esecek” dedi.     
“Eee” dedim.
Açıklamaya üşendi fazla uzatmadı: bir iki gün daha burdaysan pazartesiden sonra bakalım dedi.
“Ertesi gün aradı; bu gece gökyüzü çok müsait teleskopu kurucam” gelmek ister misin dedi?
“Neden olmasın” dedim.
Kaptan eski teleskopunu satmış ve yeni acayip bir teleskop almış; kafayı bozmuştu zaten bu seferkinde gerçekten ayın kraterlerini gördüm. Sonra jüpiteri gördüm; üstünde iki tane paralel çizgi var. Mars da hepsinden daha küçük ama sarı.  Kızıl gezegen diyorlar bence sarı. Satürnün altında akrep burcu yıldız kümesi varmış maalesef göremedim; küçük ve uzaktılar üstelik ayın ışığı engelliyordu. Ama enteresan bir geceydi.
Sana bir şey itiraf edeyim mi?
Yıldızlar ve diğer gezegenler bi’ derece ama ayı o kadar yakından görmek hoşuma gitmedi.
 Ayın üstünde hafif karaltıların olduğu kısma “sessizlik denizi” deniyormuş. Bir bu hoşuma gitti.
Eve geldiğimde epey geç olmuştu; uyumadan önce biraz düşündüm. Yaklaşmak beni bozuyor. Herhangi bir şeye…
Biraz kitap ekini karıştırdım cumhuriyetin. Bu şiiri duymuş muydun daha önce?
(Gökyüzüne o kadar yakın baktıktan sonra bu şiir yeniden konumlandırdı beni)
GEL
Bu gece gel.
Dünya var
Kalbimin üzerinde…
Yaşam patlıyor…
Bu gece gel, ey sevgili,
Korkuyorum
Ruhumdan.
Ağlayamam! Bana el ver.
Göreceksin ki ruh
Usulca kayıyor;
Bak nasıl düşüyor ruh
Bir gözyaşına.
Alfonsina Storni diye bir Ajantinli şair yazmış.
Arjantine hiç gitmedim. Keşke gitsem.

Sevgiler

Jane 

14 Mayıs 2016 Cumartesi

79. MEKTUP; BU KAÇINCI NİSAN?

Öylesine günlerden bir gün...

Evin içinde uzun süre kaldığım zaman; yani evden epey bir süre dışarı çıkmadığım zamanlar şunu ciddi ciddi düşünüyorum. Evlerin de evde yalnız kalmaya ihtiyaçları olmalı. Evet öyle hissediyorum; evler sahiplerini evden kovarlar bazen. Mesela aslında bugün, evden hiç çıkmak istemiyordum ben ama birden kendimi dışarıda buldum; sonra da dışarıda ne işim var benim dedim yürürken, çünkü yağmur yağıyor. Yağmurda dışarda olmaktan nefret eden tabiatım, cafede yalnız başına oturmaktan nefret eden tabiatımı bi şekil ikna etmiş olacak ki buradayım işte. Evim tarafından evden kovuldum ve bunu aslında şimdi fark ediyorum.  Saçlarım ıslandı üstelik. Saçlarım her ıslandığında keşke kıvırcık saçlı doğsaydım diye hayıflanıyorum. Ama bana kıvırcık saç yakışmıyor onu biliyorum.
Eskiden uzak ve derin düşüncelere dalmış birini gördüğümde merak ederdim ne düşündüğünü, epey kafa yorar tahmin yürütürdüm. Şimdilerde fark ettim ki başımı çeviriyorum başka tarafa… insanlara kayıtsız mıyım?


sanırım o günün ertesi gün...
Orhan pamuk’a önyargılıyım kitaplarına para vermiyorum, internette pdf’ini buldum kafamda bi tuhaflık’ı okumaya başladım. Bir yerinde şöyle diyordu; ‘tren bazen hiç gitmiyormuş da pencereden bütün bir alem sıraya dizilmiş geçiyormuş gibi gelirdi Mevlut’a… ilk fırsatta trene binip bakıcam; çok heveslendim; acaba bütün alem benim de önümde sıraya dizilip geçiş yapacak mı?


Bir diğer o gün...
Bazı sabahlar uyanıyorum ve gözlerimi açmamak için direniyorum. Bu sabah da olan bu. Biraz daha uykuda kalabilmek için bişeyleri feda edebileceğimi düşünüyorum, sonra bu düşüncemin öyle laf olsun diye aklımdan geçmediğini kanıtlamak istercesine neleri feda edebileceğimi sıralamaya başlıyorum. Okuduğum birkaç kitap, kutu koleksiyonumdan aslında hoşlanmadığım ve üstelik de pahalıya aldığım bir iki parça;  saatim mesela! ama onu zaten kaybetmiştim…
sonunda kendimi dolandırdığımı fark edip gözlerimi açıyorum. Yine sis var. Gökyüzünü karartan tam olarak ne?
Ona güneş almayan bir evde yaşayamayacağımı söylemiştim ama sorun ev değildi, şehir güneş almıyordu istediğim gibi. Dünyayı hep sözcüklerle mi anlatırız çok emin değilim.



Bir başka o gün
Bir keresinde yunanistanda bir yere gitmiştim. Yazdı ve bütün adamlar biraz seni andırıyordu. Şimdi bulunduğum yerde bakıyorum da sana benzeyen tek bir yüz göremiyorum. Ben de sık sık gözlerimi kapatıyorum. Huysuz adamları seviyorum diyorum, huysuz adamlar duyarlı olur.

İlk fırsat
15 dakika oldu tren camından alem donmuş kalmış; herşeye kal gelmiş… benimse fotoğrafın solunda kalan ayrıntıyı görmek için boynumu sürekli sola çevirmekten tutulmuş bir omzum ve esnem var. Çok havalısın orhan pamuk, ama sadece havalısın. Hep piyasa eğilimindesin. Anlamın hep kenarında dolanıyorsun, bi ayağın kaysa düşsen içine çok güzel romancı olucan diye düşünüyorum. Trende beleş wifi var. Sonra trenin “silence” kompartımanı var herkes kitap okuyor, bazısı laptopunu açmış, kulaklık takmış, kimi bişeyler yazıyor, ben mektup yazıyorum ne güzel, tren camından alem hala kendi halinde; kimsenin önümde geçiş yaptığı filan yok. Aaa domuz gördüm!!! Vay canına büyükmüş!  

Bu parçayı da birlikte dinleriz diye ayırmıştım.

https://www.youtube.com/watch?v=PERf5un2nC0


O berbat günlerden
İstanbul’dayım, istanbul’dayım diye annem günde üç fasıl arıyor. Karaköy lokantasına uğradım beğendili elbasan tava yedim. Beğendinin kıvamı yine şaheserdi. Sonra köprüden yürüyüp mısır çarşısına vardım. Köprünün balıkçıları eksikti. Fotoğraf çekeni kalmamış pek zavallı görünüyor.  Zaten bütün oraları köprü çöplüğüne döndürmüşler bi fotoğraf da kalmamış ortada; köprünün en güzel fotoğraflarını zamanında çeken çekmiş. İlk defa mısır çarşısının kalabalığı bana sempatik geldi. İnsanın burnunun direğini sızlatan tesettür kaynaklı pis kokular bile bozmadı kafamı. Mehmet efendiye kadar huşu içinde yürüdüm. Mısır çarşısının bomba patlamış halini düşünmeden edemedim yine de yürürken. O arada aklıma takıldı Çil yavrusu ne ola ki?
İstanbul ölüm döşeğinde…

Gece yatmadan hemen önce
Hannah Arendt:
"We humanize what is going on in the world and in ourselves only by speaking of it, and in the course of speaking of it we learn to be human."

Bugün güzel bir hediye aldım uyuyakalana kadar şarkılar dinleyesim var….

Başka bir gün
sürekli ağlamaklı sürekli suçluluklu haller içindeyim. Canım sıkkın, kafam bozuk, moralim yok, uykum bile yok... bir filmi seyretmeyi yarıda bıraktım, kıyafetimi değiştirdim, ağzıma bi çikolata attım sonra pişman oldum çekmeceden pringles kutusunu aldım ve geri bıraktım dedim ki keşke ezine peyniri olsa dolapta, kendime şöyle güzel ezine peynirli bi tost yapardım ve nasıl yerdim… ama yoktu; kaşar peynirli bir tost yapsam mı acaba diye düşündüm ama hiç sevmem kaşarlı tostu… ketılın düğmesine bastım, bir earl grey çay poşetini yırtıp içindeki sallama poşeti kupaya koydum, çünkü kulplu cam bardağım makinedeydi; demlenirken güzel koktu, çekmeceyi tekrar açıp bi grisini paketi çıkarttım çukur kaseye biraz zeytin ve zeytinyağı koydum biraz kekik ve hafif limon… çaydan bir yudum aldım, sonra canım acayip sigara içmek istedi.. alla alla nerden çıktı şimdi dedim, epeydir içmiyorum sigara, aradım taradım evde belki bi yerlerde vardır diye hani unutulmuştur…kurumuştur o ama, kuru da olsa, bir nefes çeksem istemeyecek canım biliyorum. Ama yoktu. Dedim ki kendi kendime bırak bu havaları… çünkü geçen gün birine ona vaktim yok buna vaktim yok diye abuk sabuk konuştuğum geldi aklıma… neye vaktin yok? sıkıntıdan patlayacaksın işte en az 2 saattir filan??? Bilgisayarı açtım ve masaüstündeki gereksiz bir sürü ikonu, resmi, yazıyı, şunu bunu.. temizlemeye başladım, bişeyleri klasörledim; toplam 6 dakika filan harcadım bu işe asıl yapmaya üşendiğim ve fakat elzem olan fotoğraf makinesini boşaltıp kayıt, edit ve dosyalama yapmaktı, o işe kalkışmaya hiiç mecalim yoktu oysa…
bi sigara olsaydı evde kıyıda köşede bir yerde unutulmuş… yoktu.  
Sonra kapı çaldı;
üzerimde sabahlığım vardı,
sabahlığın içinde iyi görünmediğimden değil ama;
Açmadım.
Kapı çalınca açmadığın oluyor mu?

 Bir gece yarısı uçuşu (o gün mektuplarla doluydum göndermediğim)

‘Rasgele saçılanlardan en güzelidir evren’ demiş Heraklitos; alçalırken istanbul’a bakınca birden hatırladım.  

"bu kaçıncı nisan?"
da böyle geçti.
ve mayıs dut mevsimi

ama sana bir sır vereyim başıboş hayatımı benden başka kimse eğlenceli bulmuyor.

bence ben süper iradeli biriyim
hiç bir zaman çayı şekersiz içmeyeceğim.

sevgiler
Jane

29 Ocak 2016 Cuma

78. MEKTUP; GRİ

Çok fazla gri sabahlara uyanıyorum; boşluk hissiyatımın ateşini harlıyor. Sessizlik uykumu getiriyor pencereyi açıyorum.  Üzerinden 60-70 km hızla arabalar geçen bir caddeye açılıyor pencerem. Önce asfaltta kayan tekerleklerin çıkarttığı aralıklı ve bazen biteviye fuvvv sesi rüzgarın uğultusuyla birleşip, yüzümle çarpışıyor. Kazada dahlim var mı emin değilim; yoksa yüzüm, teğet geçilebilir mi rüzgar ve ses tarafından? Bir süre sonra gürültü başımı ağrıtıyor ve pencereyi kapatıyorum. Buzdolabını açıp uzun uzun seyrediyorum ve sonunda meyve sepetindeki en taze ve parlak görünen elmaya uzanacakken pencereme bir kuş çarpıyor küüüt diye. Buzdolabının kapağı aniden kapanıyor; ben irkiliyorum ve ağlamaya başlıyorum. Ağla, ağla, ağla, ağla… iki büklüm olup karnımı tuta tuta ağlıyorum. Sinir krizi gibi ağlıyorum. Sonra gözlerim acımaya başlıyor. Böylece ağlamayı kesiyorum. Fiziksel olan acı ruhumun acısının önüne geçiyor. Resmen öyle oluyor.
Kolpa!
Böylece fark ediyorum ki ruhumun acıdığı filan yok. Oysa fiziksel acı ne kadar gerçekti. Zaman zaman gözlerime artık neredeyse kaynadığını düşündüğüm lenslerin gözlerimin içindeki fazlalığını ve yabancılığını hissediyorum. Buğulanmışlar zaten, görüşümü kısıtlıyorlar. Etrafıma toz fırtınasının ortasında kalmış birinin görüş açısından bakıyorum. Yorucu. Görmeye çalışmak, ‘şey’leri netlemeye çalışmak başımı ağrıtıyor. Lensleri gözümden atmak için sabırsız, banyoya doğru yürüyorum. Aynaya doğru eğiliyorum, bir gülme geliyor, gülmeye başlıyorum. Lensleri çıkarıp acımı dindireceğim birazdan, bu anı, son acıyan anı idrak ediyorum. Yalnız kaldığım zamanlarda bu ev ne garip sahnelere mekan oluyor. Kara mizah karakteri gibiyim. Lensleri çıkartıp, küveti dolduruyorum. Saate bakıyorum, elma geliyor aklıma. Doğru mutfağa gidip buzdolabını bir kez daha açıyorum; elmalar orada duruyor aynı meyve sepetinin içinde. Ama ilk açtığımda almak için uzandığım elmayı seçemiyorum. Sanki elmaların hiçbiri artık taze ve parlak değil; elmayı tanıyamıyorum ve birden elma yeme arzum da kayboluyor; üzümün en uçtaki tanelerini koparıp ağzıma atıyorum; içlerinden bir tanesi biraz ekşi ve buruk. Yüzümü buruşturuyorum gayriihtiyari. Aynı anda bir üşüme geliyor; çıplak olduğumu fark edip banyoya yürüyorum, yürürken bedenimi büzüştürüyorum nefesimi içimde tutup. Sonra kendimi sıcak suya bırakıyorum ve nefesimi boşaltıyorum thuuuufffff  diye.

Öyle anlar oluyor ki gözlerimi kapatıp yanına uzanıyorum bir yolunu bulup.

Sevgiler

Jane