13 Mayıs 2018 Pazar

85. MEKTUP: BİR MAYIS SONU DAHA GELMEDEN


Belki bir aydır bu evle uğraşıyorum. Belki bir ayı da geçmiştir; sana yazamadığım için bu evle uğraşıyorum.  Belki bir ayı da geçmiştir; sana yazamamak ve yazamadığımı gerekçelendirmek için bu evle uğraşıyorum. 
Tavan arasına kısa kitaplıklar yaptırıyorum, bit pazarlarına gidip tek eş sandalyeler topluyorum, bahçeye saksılar alıyorum, içine bakımını hiiiç bilmediğim çiçekler ekiyorum vs.vs. Bir iki kere rüyamda gördüm seni. Birinde Boğazı geçme yüzme yarışlarına katılmıştık. Sen kulaç atarken yüzünü görüyordum. Bayağı da iddialıydık sanki nefesimiz yetecekmiş gibi…sen bilmezsin ne zaman sana o kadar yaklaşsam taşınasım geliyor.

Taşındım sonunda. Yarın ustanın son günü. Son rötuşları çekecek ve yalnız bırakacak yeni yuvamla beni. Pek güzel oldu hep istediğim gibi. Oysa en fazla bir iki sene daha oturur satarım bu evi muhtemelen. Yada satmam da başka bir ev bulurum yaşayacak. Evlerin benimle kaderi bu. Bu kısmını daha önce hiç sorgulamamıştım taa ki bu eve taşınana kadar. 
Çünkü pek özendim bu eve ve dün bahçedeki ağacın yaprağı rüzgar esip odamın camından içeri düşünce; “kendi döküntüsünü içine atan hisli bir ev burası ama hayalimdeki ev mi?” diye şiirsel bir kaygı belirdi. Oysa soru şu: hayalimde bir ev mi var?

“Sarmaşığın iskeletinden bir kuş yuvası kopardım.
Tarla yosunuyla hülya otundan yapılma yumuşacık bir yuva.”  ( Yvann Goll)

Kitaplığı düzenledim ve rastgele sayfalarını karıştırdığım bir kitapta Kuş Yuvası başlıklı bir bölüm var.  Van Gogh’un çizdiği sazdan kulübelerin esbab-ı mucibesinin çalıkuşu yuvası olduğu iddia ediliyor; kardeşine yazdığı mektupların birinde “kulübe bana bir çalıkuşu yuvasını düşündürttü.” diyormuş. Buradan  ressamın kulübe resmi yaparken kuş yuvası düşlediğini ; kuş yuvasına bakarken bir kulübe düşlediği çıkarımını yapıyor yazar. 
Kendimi düşünüyorum, bu yeni yuvamla uğraşırken neyi düşlediğimi… Kitapta şöyle bir bölüm okuyorum:

Doğruyu söylemek gerekirse, kuş yuvasına ilişkin hayallerin insana ait ölçütlerle değerlendirilmesinden daha saçma bir şey olamaz. Kuş için yuva sıcak ve yumuşak bir konut olsa gerek. Bu bir yaşam evidir. Yumurtasından çıkan kuşu kuluçkada tutmayı sürdürür. Yumurtadan çıkan kuş için yuva, çırılçıplak derisi henüz bedeninden çıkacak tüylerden yoksunken onu harici olarak kaplayan bir tüy örtüsüdür. Ne var ki şuncacık birşeyi insanca bir hayale, insan için bir hayale dönüştürmek ne aceleciliktir! (Bence hiç değil de neyse…)Gerçekten de tam kapalı bir “yuva”yla aşıkların birbirine vaat ettikleri sıcacık yuvayla  yaprakların içinde kaybolmuş gerçek bir kuş yuvası arasında bir yakınlık kurmaya çalışacak olursak, bu hayalin gülünçlüğünü daha iyi hissederiz.- Alla alla neden ki?- Bu noktada belirtmek gerekir ki kuş, yalnızca çalılıklarda yaşar aşkı. Yuvasını tarlalarda yaşanan aşk çılgınlığı bittikten sonra yapar. Bütün bunların düşünü kurup bundan insanlara ilişkin dersler çıkarmak isteseydik, oturup bir de ormanda yaşanan aşkla, kentin bir odasında yaşanan aşkın diyalektiğini yapmamız gerekirdi… -olabilir-  Tavanarasını kuşyuvasıyla karşılaştırıp bu karşılaştırmayı sadece şu gözlemle süsleyebilmek için insanın André Theuriet olması gerekir. “Düşler yükseğe tünemeyi sevmez mi?” Kısacası edebiyatta yuva hayali genel olarak fazla çocukçadır.     

 Evet öyledir herhalde ve hiçbir mahsuru yoktur bence.

Kuş yuvasını veya deniz kabuğunu ele aldığımızda bir sürü hayal bulacağız diye devam ediyor. Hiç duymadım ama şöyle de bir atasözü varmış, “insanlar herşeyi yapmayı becerir kuş yuvasından gayrı…”
  
Hiç öyle bir iddiam yok zaten.  Kendime çekilecek bir köşe yaptım ben. Kuş değil örümceğim ben. Bu evin heryerine ince ince köşeler kapattım. Bir de güzel badana yaptım. Meğer badana yapmak zevkli işmiş; tek başına yapıyorsan... Bir odayı üç günde boyama lüksün varsa, yayıla yayıla…
Yağmur yağdı epey bugün. Gökyüzümüzün dorukları birbirine kavuşmadığı için evimin bir çatısı da olamayacak Eluard’cığım.  Bahçeye baktım. Astığım hamak sırılsıklam olmuş; güneş açınca kurur mu yoksa içeri alsam mı karar veremedim. Kaldı öyle.

Tüm buarada bulutlar beyaz ve gökyüzü de maviydi. Neden bu kadar tanrısallık var insanın kullanımına sunulmuş? dedi Lispector.  Bilmem öyle mi?’ dedim. Bu ara ne okusam bir şüpheye düşüyorum. Ondan mıdır yazamaya korkuyorum. Sanki hiçbirşey artık yüzeyde değil ve benim elimi daldırmaya korktuğum karanlık dipler var. Ama işte hep o korkular hayatı yaşamaya değer kılan.
Bir dolap almıştım geçen ay, bir parçası eksik çıktı; dükkana gittim hemen sipariş edelim gelsin dediler. Gelmedi.  Aslında onay mesajı geldi kendisi gelmedi. Efendice biran önce göndermelerini rica ettim. Geçen hafta yine mesaj geldi gelin alın diye; gittim yine bir şekilde bulamadılar dükkanda.  Bu sefer sinirlendim. Yeniden sipariş ettik mağazadaki adamla, ama güvenim ve sabrım kalmadı,  bende dükkanın merkez ofisine, müşteri hizmetlerine mektup yazdım. Amacım işi sıkı tutmalarını sağlamaktı; mektubun sonunda ‘size dava açarım’  demiş olabilirim.  Biraz ağır gelmiş olacak, bu sabah mağazada benimle ilgilenen adamın telefonuyla uyandım. Pazar Pazar... Çok öfkeliydi, bana neden öyle bir mektup yazmışım diye bağırdı çağırdı. Ama hemen hafta başında siparişinizi ellerimle getireceğim demeyi de ihmal etmedi.  Mektup içine oturmuş. Biraz da müdürden zılgıt yemiş galiba. Üzüldüm birden. Pazar Pazar adamın asabını bozmuşlar. Yahu dedim ben öylesine yazdım onu, sabrım taştığı için… bu sefer de sallamayın diye… Neyse sonuç itibariyle özür dileyen yine ben oldum.  Ne tuhaf işlerim var.

Adam elleriyle getireceğine söz verdi en azından. Bir özüre bedava delivery. İnsanlara önce çıkışıp sonra özür dileyince garip bir şey oluyor. Tuhaf bir enerji yayılıyor. Anlık bir anestezi vermişsin gibi bir şey oluyor karşındakine. O anı iyi kullanırsan beklenmedik şeyler olabilir.

Neyse bu mektubu mayıs bitmeden yazdığım için mutluyum. Mayıslardan birinde yazdığım bir mektubu hatırladım geçenlerde okumuş muydun bilmem. http://janegallagheringonulceleni.blogspot.nl/2013/05/60-mektup-end-of-may.html 
Sonuna da bir şarkı gizlemişim hem. Piyano çalıp söylemeye heveslendiğim zamanlar...Bana o evi hatırlattı. Eski kuş yuvamı, eski köşe ağlarımı... 

Evler sadece mekan değildir sestir aynı zamanda… Bu evin de sesini bulacağım daha; bulmadan da ayrılmayacağım.

Sevgiler
Jane

14 Şubat 2018 Çarşamba

84.MEKTUP ; ODANIN DIŞINDA

Diyorum ki: bir oda olacaksa; o, bu oda olsun. 


Bu odanın içinde iki duvar daha var. Benle sen de bu odanın içindeyiz bir şekilde. Duvarın birine sırtımı vermişim; ötekine de sen. Üstatların takım giydiğine bakmayalım hava epey bahar.  Schubert de gene biraz emrivaki oldu ama bu ara başka şey dinleyesim yok.

Birşeyler okuyorsun galiba.  Ben de elimdeki deftere birşeyler karalıyorum. Ne diyordum en son mektubumda? Bunlar bana mı oluyor? Ne tuhaf soru; ama daha tuhafı da var: Ben burada olmasaydım bunlar bana yine olur muydu? Benimle ilgili gördüğün tek şey hedefini teğet geçmiş bir okun gölgesi. Çünkü gölge tam hedefte. Gölge mi var olan? ok mu? Bazı sabahlar Yosunlu Koru’nun içinden yürürken cevap benim için beliriyor. Dinliyor musun?

(karşıdaki koruya bu isimi taktım; ağaçlar kışın yosun tutuyor; yosun da denizi hatırlatıyor; bir yerlerde bir deniz...var.) etrafta dolaşan enerjiyle temasa geçen duygu durumum beni titretiyor. Garip olan beni yakalıyor. Daha yeni ve daha gerçek bir durum bu. Yaşayan her şeyin bir ana ihtiyacı var; benim de o ana ihtiyacım var; bu ana. Bu anın tüm hücrelerini yutmak; onlara sahip olmak istiyorum. İşte şimdi sana yazdığım şeyin ne öncesi ne sonrası var. Şimdi; her şey şimdi oluyor. Kelimeler ellerimde titriyor. Mecburum yazmaya. Mecbur muyum yazmaya? Yazıyorum çünkü aslında umutsuzca çene çalmak istiyorum ve sadece yazmak bana sessizliği getiriyor. Ve asıl ihtiyacım olan o sessizliği bulmak. Seninle olan sessizliği seviyorum.  Dedim ya yeni ve gerçek bir duygu durumu. Çizdiğim bir resmin gölgesi. Bin tane ay ışığının bir suyun yüzeyindeki gövdemin üzerine yansıması. Sende tamamlayamadığımı eksik haliyle not düşüyorum. Düştüğüm notun üstüne üflüyorum. Yazdığım herşey çok gergin ve kırılgan.

Odadayız dördümüz; Perenyi, Schiff, ben, sen.  Kimsenin kimseyi gördüğü yok; duyuyoruz. O ana kadar…

Okuduğundan başını kaldırıp yüzüme bakıyorsun.  Ayna icad edilene kadar kimse kendi yüzünü görmeye o kadar da meraklı değildi. Değil miydi? diye düşünüyorum sen bana bakınca. Kocaman gözlerle bu kadar ifadesiz bakan iki insan olabiliriz yeryüzünde. Bir müddet sonra tekrar dönüyorsun okuduğun şeye. Fakat bu kez de Perenyi odaklanmanı engellemiş gibi tekrar kaldırıyorsun başını. Şimdi de Perenyi’nin yüzüne bakıyorsun ve onun yüzündeki o tuhaf gülümsemeyi yakalıyorsun. odadaki 8 dakika içinde ilk temas. Herkes orada. Sonra indiriyorsun başını ve devam ediyorsun okumaya.  Ben de biraz gevşiyorum böylece.  Beni sessiz bir sakinlik içinde okuyorsun ve tüm bu sükûneti yazarken çıkardığım gürültü sana da garip geliyor olmalı. İşte bu yüzden sana ihtiyacım var. Olmadığın her yer süt liman. Oysa bakışın nereye değse dalga çıkarıyor. Bunu daha önce söylememiştim ama aramızda hep şöyle bir diyalog geçiyor: “Ne demiştin az önce?” diye soruyorsun ve ben hep “ben bir şey demedim” diyorum.   

11 dakikadır odanın içindeyiz. Kalkıp benim yaslandığım duvara geliyorsun sol yanıma oturuyorsun. Deftere yazmayı bırakıyorum.  Şimdi bizi restore etmeliyim; bu halimizle zamana dayanamayız çünkü gölgemin düştüğü yerdesin. Gölgemi diğer köşeye kaydırıyorum. Biraz gerildiğimi itiraf etmeliyim.

(Yo yo biliyorum bunlar gerçekte bana olmuyor.  Ama, olmuyorsa da bana olmuyor ;)

Yazmıyor olduğum ama hala elimde olan kalemi istiyorsun bir şey söylemeden, elinle yaptığın ufak bir jestle…  Veriyorum. Alıp bir not düşüyorsun, geri veriyorsun.  Başından beri odaya ait olmadığını düşündüğüm sesler duyuyordum; bir ara kesilmişti yeniden duydum şimdi. Dışarıdan gelebileceğini düşünüyorum. Havada en ufak bir değişiklik olsa ben bunu fark ederim, bedenim beni dürter ve bunu hissetmiş olmakla da epey gururlanırım esasen.  Kalkıp pencereye doğru yürüyorum; dışarıyı kolaçan etmeye... Dışarıdaki sesler umurumda değil oysa; sadece şuan odanın dışında bir hayat var mı, merakım buna…

Ben kalkınca sen de başını kaldırıp bakıyorsun arkamdan sanki ne için kalktığımı bilirmiş gibi; çok da istifini bozmadan. ..Var mı? der gibi.

Neredeyse yok gibi.

Sevişme sonrası gibi: uykulu bir boşluk… Hareket yok!

Olsa da sana söyleyecek değilim.

Bahar insanların zihinlerini boşalttıkları anları yakalar. Sinsi gelir, erken ve yayıla yayıla tutunmaya başlar.  Tutunur da… şu an yayılıyor. Neye baktığını anlamıyorum ama bakışın yaratılış mucizesi gibi, yayılıyor ve önceden anladığımı sandığım tüm kavramları yutuyor.

Fark ediyor olmalısın benim için istemek… hayatın içine o denli dalmak ve onu sahiplenmek çok mümkün değil, herhangi birşeyi sahiplenmek çok zor… Oysa burada şimdi ne istediğimi biliyorum. Sonu gelmeyeni… önü olmayanı… Hiç rahat değil içim ne var ki… Nedir bu huzursuzluk? Ne olduğunu hiç bilmiyorum ama beni geriyor. Bunu her istediğimde yay gibi geriliyorum.  Allahtan bu his sürekli değil eminim. Kalıcı olsa akıllara zarar.  

Deftere bakıyorsun.

Görüyorsun ya…sen altı çizilmiş satırlarımsın ve yuvarlak içine alınmış kelimelerim…
Gördüğün şeye şaşırabilirsin: bir şimdiki zaman aynasının binlerce parçacığa bölünmüş anları.  Her okuduğun bir resim; hepsi şimdi oluyor. Bir insanın en küçük o anda ne yaşadığıyla ilgili bir fikir verebilir belki ya da vermez. Çünkü şu anda tek tek görüyor olduğun kelimeler bütünsel bir anlam ifade etmiyor ama ben kendimi bütünlemeyi düşünerek yaşayamam anı. Bütünlüğü olmayan anlar da var: yani öncesi, sonrası olmayan biraz bulutlu… yazmaya mecburum, ama kendime inanmıyorum, yazdıklarım, kelimeler… ben öyle yaptığım için bu sırayla dizilmiş notalar gibi. Gerçek bana tüm gerçekliğiyle görünse onu tanıyabilir miyim ki?  Ben emin olduğum hiçbir şeye inanamam.   Ama pencerenin önündeyken ne yaptığımı biliyorum şu anda. Bu yazdıklarım iletişim değil… sana bir mesaj aktarmıyor… tamamen içgüdüsel duyduğum, dışımda, doğada saklı olan bir şeyi açığa çıkartıyorum senin şahitliğinde. Yazdığım şey oda müziği gibi bir şey.   

İşte bunlar şu anda sana oluyor ; istersen başını çevir bak pencereye doğru; oradayım ben.  Dışarıyı kolaçan ediyorum. Şu anda Odanın dışında birşey yok gibi.

Olsa da sana söyleyecek değilim.

Sevgiler

Jane    

30 Ocak 2018 Salı

83. MEKTUP; KULLANIŞSIZ GÜNAH

Bir kez daha Barry Lyndon seyreder gibi yapıp, schubert dinliyordum; kulaklığın tekini ister misin? Bu adamlar çok iyi!


Biliyor musun bir arkadaş edindim baya baya bu yaşta… hem de sıkı bir arkadaş. Sıkı dediysem öyle vıcık vıcık her dakka telefonlaştığımız oraya buraya birlikte gittiğimiz filan yok. Arada yürüyoruz ve konuşuyoruz. İşte ondan bundan… Ne bileyim patlayan Mayan yanardağından giriyoruz Milena'nın akciğerlerinden çıkıyoruz; bi bakıyoruz hava kararmış. Evlere dağılırken de mucuk mucuk öpmüyoruz bir birimizi.

Doğuştan kör bir adamla evli. Coğrafya öğretmenliği yapıyor. Keşke okulda böyle bir coğrafya hocam olsaydı diyeceğin türden biri. Tuhaf olan doğduğu şehirden öteye adımını atmamış ; öyle söyledi ama dünya üzerinde var olduğunu bile bilmediğim yerler hakkında öyle şeyler anlatıyor ki ağzım açık dinliyorum. Bildiği herşeyi okuyarak ve seyrederek öğrenmiş. Ona okumadığı bir kitap verdim. Şu paragrafın altını çizmiş.

“Hermann Hesse,nin Fontaine dergsinde (sayı 57, s.725) yayınlanmış şu yazısı ciddiyetle okunabilir: Bir tutuklu, hücresinin duvarına bir manzara resmi çizmiştir. Bu resimde küçük bir tren bir tünele girmektedir.
Gardiyanlar kendisini alıp götürmeye geldiğinde, onlara şöyle der:
 “Birşeye bakmak için resimdeki şu trene binmek istiyorum, beni birazcık bekleyebilir misiniz?  Gardiyanlar her zamanki gibi gülmeye başladılar. Benim biraz kafadan çatlak olduğumu düşünüyorlardı. Küçüldüm, küçüldüm , küçücük oldum. Tabloma girdim, küçücük trene bindim. Küçücük tren hareket etti ve küçük tünelin karanlığında yitip gitti. Trenin pamuk gibi dumanı yuvarlak delikten bir süre daha çıktı. Sonra duman dağıldı, dumanla birlikte tablo, tabloyla birlikte de ben kaybolup gittim.”
Ressam-şair , hapisanenin duvarlarında kimbilir kaç kez tüneller açmıştır! Düşlerini resmederken, duvardaki bir çatlaktan kimbilir kaç kez kaçıvermiştir! Hapisten çıkmak için her yol mubahtır! Gerektiğinde tek bir saçmalık bile özgürlük getirir.

Yılbaşı için kalktım başka bir yere gittim. Gittiğim yerde tam 12’ye 10 saniye kala 10 tane üzüm yedirttiler arka arkaya. Eğer yetiştiremezsen saniyede bir üzümü ağzına… gecikirsen; şanssız geçermiş o yıl. Gecikmedim.

Geçen ay da bir mektup yazmıştım aslında ama kaybettim; epey bi aradım sağda solda ama çıkmadı. Bir alaca karanlık durumu. Neler yazmıştım çok da hatırlamıyorum ama Gecenin Sonuna Yolculuk’u okuyordum, şimdi bitti. Çokkk güzelmiş. Daha önce okumamış olduğuma hem şaşırdım hem de sevindim.

Böyle şeyler…suyun yüzeyi, ve sürüklenmeler… Hayat devam ediyor sözü Barthes gibi beni de yoruyor derinlerde.  Başıma bir şey geliyor; bu gerçekten başıma geldi mi diyorum; şu an oluyor mu? Sanki bana olmuyormuş gibi… sanki hissettiğim şey o kadar dayanılmazmış ki bana da olamazmış gibi…anlatılacak değilmiş gibi. Amma çok ‘gibi’ yazdım, kelime bulamıyorum. Bütün dünya bana uyum sağlamak için değişecek.

Adına ancak aşk diyebildiğim bu şey…kocamanlığı beni küçültüyor. İçerde yabani ot gibi biten bu ‘korkunun zıt anlamlısı’ şey nereden tohumlanıyor bilemiyorum. Kullanışsız günah. Oysa cüretkarlığı bilmem ben. Ama başka türlüsünü düşünemezdim zaten. Dokunduğum hiçbir şeye hissedemediğimi ancak dokunamadığıma hissedebilmiş olabilirim. Ancak böylesi mümkün olabilirdi zaten.       
keşke sussam çünkü söylediklerim bağlamsal olarak ne kadar da zayıf, yetersiz.
şöyle düşün diyor çok sevdiğim bir yazar: karanlığa büyüteçle baktığında daha büyük bir karanlık mı görürsün sanki? hayır mı? peki parlak ışığa büyüteçle baktığında ışık gözlerini yakmaz mı?
güzelliğe saygı duruşum safça... Tam da yüzyüzeyiz gerçekte, inanılır, söylenir gibi değil. 

Sevgiler

Jane

10 Temmuz 2017 Pazartesi

82. MEKTUP; BEL ETAGE

"Çabucak çizilmiş ve gözü kapalı boyanmış gece ve su şehrime kavuşuyorum. Elim çıplak kolunda, gözlerimi kapatıyorum."

Sert bir kış geçirdim ve depresif bir ilk bahar... Çok yorgundum. Geceleri uyuyordum, ve sabahları bitkin ve öğleden sonraları hiç gibi... Bir bahçe dolusu bitkinin arasında kendini bilen bir bitki gibiydim... Bazı akşamlar inanlara katlanamıyordum... Hiç kimseye... 
Biraz güneşe çıkmam lazım...Yapmayı sevdiğim şeyleri yapmamı sevmeyen adamlar yüzünden hayata küsebilirim biraz, ama deri değiştiremem. 
Bir ara hiç dönemeyecek gibi oldum ama işte buradayım. 
Biraz,bir süre , baş başa kalalım. Bel etage ; burada en sevmediğim görünmeyen sinekler. 

Sevgiler
Jane






5 Kasım 2016 Cumartesi

81. MEKTUP; SUCH A BEAUTIFUL DAY

Biz sizinle bayım, epeydir güzel bir şarkı dinlemedikti…



Hazırlıksız yola çıktığım için sadece bir taş var avcumda;

Bu akşam diyorum sanki hep aynı akşammışçasına… ama iki akşam var diyebilir misiniz?

…Büsbütün eli boş dönüyor da sayılmazdım, bir daha buralara asla gelmeyeceğim, diye yineleyip duruyordum. Bacaklarım acı veriyordu bana, her adımımı artık bu son olsun diye atıyordum, ama vitrinlere kaçamak bakışlar fırlattıkça, asfaltın üzerinde sanki kayarcasına hız yapan kocaman silindir biçiminde bir kütle görüyordum. Gerçekten de hızlı ilerliyor olmalıydım. Kendimi hiç zorlamadan birden çok yayayı solladım çünkü.  Bakın ilk insanlar belirdi işte, oysa topallar bile artlarında bırakırdı beni gündelik yaşamımda, sonra arkamdaki ayak seslerinin kesildiğini işittim. Yine de her adımımı bu son olsun diye atıyordum. Bir nedenle, gelirken ayırdına varamadığım, bitiminde bir katedralin yükseldiği bir meydana ulaştığımda,  açıkçası oraya girip, bir süre saklanmaya karar verdim. Ortaçağ’da olduğu gibi. Katedral diyorum ama pek emin değilim bundan. Bilmiyorum, bütün bildiğim sonuncusu olmasını umduğum bu öyküde sıradan bir kiliseye sığınmamın beni üzeceğiydi…

Böyle işte, şu koltuğa uzanıp, hiç için metinler okuyalım biraz; hava da karardıkça kararmış hep aynı akşammışçasına… başka akşamlar da var diyebilir miyiz?
Deriz.
Bi çay koyarız;
Pencereyi açarız.

Yalnızca başımızı öne eğip, ayaklarımızın ucuna yere bakmamız gerekiyordu bu anlarda, çünkü şeye katlanma gücünü hep böyle alıyorduk. Neye diyeceksiniz, bilmiyorum. Zor anlarımızda gökyüzünden çok topraktı yardıma gelen, gökyüzü daha şanlı ve şöhretli olsa da…

Dışarıdan sesler kesik kesik geliyor.

Doğru nefesler aldığına emin olmalısın.

Bunu sana ara ara hatırlatmam gerekiyor.

Müziğin susmasına izin verme lütfen.

Ben devam ediyorum.

Çeşitliliklerle dolu yaşamım, çok farklı şeylerle dolu, hiçbir yere ulaşamayacağım asla. İyi biliyorum, kimse yok burada, ne ben, ne de bir başkası, ama bazı şeyler hiç söylenmese daha iyi. Öyleyse hiçbir şey söylemiyorum. Başka bir yerde birileri var belki, herhalde başka bir yerde, bu uçsuz bucaksız burada başka bir yer gizli belki de? Bilmiyorum biraz kafamı çalıştırabilsem bir çıkış yolu bulurdum , kafamın içinde sayıca kabarık başkaları gibi, bundan da kötüsü dünyayla karşılaşırdım yeniden, kafamın içinde, bana gelince hiç de farksız olmazdım başlangıçtakinden…

Burada duruyorum.
İyi burası. Benim durduğum yerde durmak için başkaları neler vermezdi. Ya da senin durduğun yerde durmak için. Şimdi gülüyor musun sen bu dediklerime?
Güül!
Beni bozmaz.  Ama durmanın hakkını vermek lazım.

Döndüm diyorum ama aslında hız kesmeden çizilen geniş bir çember oldu bu, durursam yeniden yola koyulamam diye korkuyordum , evet, bundan da korkuyordum.

Yaptığına hiç dikkat etmeden, soluk alır gibi yürümeli insan, oysa ben yürüyüşüme dikkat ettiğimde, kendimi denetlemeye başladığımda attığım birkaç düzgün adımın ardından düşüyordum.

Ben de onu diyorum, bulunduğum noktaya ulaşmış olmam bile önemsenmeli.

Bana aldırış etmiyor üstüme basmamaya gayret ediyorlardı.

Burada kalamazsınız dedi biri.

Tüm bu hikayelerden uzaktayım, hiç kafamı kurcalamamam gerekirdi onlarla, hiçbir şeye gereksinme duymuyorum, ne daha çok ilerlemeye ne de bulunduğum yerde kalmaya, gerçekten de umursamıyorum tüm bunları, uzaklaşmalıydım onlardan, bedenimden de, kafamdan da…kendi aralarında uzlaşmaları için, son bulmaları için bıraksaydım onları…yapamıyorum.  Ya evet birden çok kişiyiz biz. Sanki hepimiz sağırız, sağır bile değiliz. Yaşam getirmiş bizi bir araya.

Bir başkası yada aynı kişi “evinizde kalmanız gerekirdi” diyor. Hepsinin de sesi aynı,  aynı düşünceleri var.
Evimde.
Evime dönmemi istiyorlar.

Müzik diyorum, müzik susmasın! Sen ilgilen.

Ben şu şiiri okuyacağım sana sonra da gideceğim.

Said a lightning bug to a firefly,
‘look at the lightning bugs fly by!’
‘silly dunce!’ said the fly. ‘what bug ever flew?
Those are fireflies. And so are you.’
‘Bug! Cried the bug. ‘Fly!’ cried the fly.
‘Wait !’ said a glowworm happening by.
‘I’m a worm,’ squirmed the worm. ‘I glimmer all night.’
‘Fly!’ cried the fly. ‘Worm!’ cried the worm.
‘Bug!’ cried the Bug. ‘I’m standing firm!’
Back and forth through the dark each shouted his Word Till their quarrel awakened the early bird.
‘You three noisy things, you are all related.’
She said to the worm, and promptly ate it.
With a snap of her bill she finished the fly.
And the lightning bug was the last to die.
All glowers and glimmerers, there’s a Moral:
Shine if you must, but do not quarrel.

Gördüğüm bütün ölümlüler yalnızdı ve sanki kendi içlerine gömülmüş gibiydiler.
Aksi için bir gerekçe de yoktu zaten.

sevgiler      

Jane


P.S. Beckett ve Maxine Kumin