Rembo gibi adamlar, (Rimbaud yazmayınca karizma dağıldı
birden) hep “siz”liyorlar Türkçe çevirilerde. Misal "Dört şaşkın gözümüz için tek bir ormana.
--birbirine
gönülden bağlı iki çocuk için bir kumsala. -- bizim apaçık
duygudaşlığımız için ezgili bir eve, -- indirgendiğinde dünya
işte o zaman bulacağım sizi.”
Dünyadaki bütün kadınlar erkeklere, bütün erkekler de
kadınlara siz diye hitap ediyor olsaydı “sen” ne seksi bir kelime olurdu.
Sana yazarken düşünüyormuş gibiysem de seni, çoğu kez seninle
ilgisiz oluyor diyebildiklerim. Neden diye düşünmemiştim ama sormadığım soruma
şöyle bir cevap buldum birden öylesine karıştırdığım bir kitapta; “ama bir
yandan da onu düşünmekte ne kadar güçlük çekiyordum: tek başıma başaramıyordum
bunu, başkalarını çağırmam gerekiyordu kendimde.” “Haa ondann.” dedim.
Üstelik seni tek başına düşünmek de zor oluyordu,
başkalarını çağırırsam sende bu biraz daha rahatlatacaktı bizi.
Şimdi sizli bizliyiz.
Suçluluk duygum üzerine kafa yorarken hep bilincimin
kıyısında yosunlaşmış “belgelemek seni mahkum eder” cümlesi –annemin tabiki
kimin olacak- geliyor dayanıyor. Kabuslarımda don kişotum, dev metinlere savaş
açmışım. Hepsini kılıçtan geçirmeye debeleniyorum tek başıma, bir yoruluyorum
bir yoruluyorum. Bir de kağıtları kestikçe çoğalıp tekrar üstüme üstüme
geliyorlar, her yerim kağıt kesiği, çok kanım akmıyor ama sızım sızım sızlıyor.
Yok bu böyle olmayacak diyorum can havliyle ağzımdan alev çıkarsa diye bir
ihtimal ağzımı açıp ciğerlerimin en dibindeki nefesi itmeye kalkıyorum içimden
püsküren sıvı silgiymiş, boşa debelenip durmuşum, içimde kaynak varmış meğer
diyorum. Ama nafile kağıtların üstündekiler mürekkep…hiçbir işe yaramıyor. Kısır
döngü bir kabus, anneme küfürler sallayarak uyanıyorum. Yazmamış kadın korkusundan bana anlatmıştı
bir keresinde, yazamamış, kendi defterine bile yazamamış…öyle bir nesilmiş
onlar bunu aşmak gerekir.
Bir keresinde bir şey okumuştum, “once on the internet
always on the internet” ama fazla iddialı buluyorum mesela bunu. Söz uçar yazı kalır mı? Hiç sanmıyorum. Blogger’ın kafası bozulup kapattım dükkanı
hadi dağılın heleti ruhiyesiyle uyansa bi sabah vicdan yapıp alın bilyelerinizi
diye dvd’ye kopyalayıp gönderir mi yazdıklarımızı tek tek; ya da zipleyip mail
mi atar? Bir de çok mu önemsiyoruz yazdıklarımızı? Gerekir mi? Mesela en çok
kim önemsiyordu yazdıklarını… yada en çok kim önemsemiyordu yazdıklarını?
İşte öyle değil o o yüzden. Söz uçar göz kalır.
Korkarım göz göze gelmekten şimdi.
Asıl gözlerim sancılı bloglar hezeyanımı çünkü.
takipçi rekoru kırarım.
Sana kalpten mi gönderiyorum sanıyorsun mektuplarımı,
hep hezeyandan oysa
bil.
Bir kalbim
olmayabilir hem.
Hiç emin olamadım.
Varsa da bize ne faydası var
Kalbim sadece korku salar
Başka da bişeye yaramaz.
Bazan diyorum ki karşı daireme taşınsan, ya da üst, ya da
alt… böyle ben gece piyano çalmaya çalışırken sinirden kudursan, dayanamayıp
kapıyı çalsan sinirli sinirli. Sonra ben kapıyı açsam sulu zırtlak ağlamış,
gözlerim kan çanağı… bi sendelesen, bi üzülsen, küfürlerin içine kaçsa,
yutkunsan, böyle ağır çekimde sağ elini sağ yanağıma uzatıp yüzüme dokunsan.
Sonra hiç bir şey söylemeden, söyleyemeden dairene dönsen.
Kapıyı kapattığım gibi sessiz kahkahalar atardım, sonra da
kulaklığı takıp piyanoya, sabaha kadar piyano çalardım böyle bebop filan. Ama çıt
çıkmazdı evden, sonra sen bütün gece düşünüp dururdun intihar etmiş miyimdir
diye…ama bir türlü kapıyı çalamazdın tekrar. Bir iki güne kapı önünde, sokakta,
bakkalda biyerde karşılaşırdık da anca rahatlardın. Çünkü çalamazdın kapıyı bence bir daha.
Neyse işte yoluna çıkmamak için gösterdiğim bütün çaba da
yalan oldu. Domuz bakışını eşşek bakışına yeğlerim.
Çok özlenmiş gözler uzak bakar şaşırmam.
Sevgiler
Jane
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder