13 Eylül 2012 Perşembe

45. MEKTUP; MERCY



birkaç günlüğüne istanbul’dayım,

yine bir koşuşturmaca…

çiçekleri suladım. Hayatta kalanları yani…

Dostlarım,

Ben pek dost arkadaş ayrımına inanmıyorum.  İşte dostların arkadaşlara göre biraz daha derin intimacy düzeyinde olduğu söylenir,  karşılıklı “nazın geçme” durumu söz konusudur,  yanında ağlarsın, zırlarsın kusarsın, çirkinleşirsin, güzelleşirsin, borç istersin, seyahate çıkarken kedini, köpeğini, çiçeğini bırakırsın,  ama o sana hep şefkat ve hoş gözlerle bakar.

 Ne münasebet!  Ben birine bu koşulsuzluğu hissettiriyorsam o birinin bana 'dost' demesinden hicap duyarım rica ediciim. İsmail abi diyebilir mesela…

İşte biraz da bu sebeple sırf abartılmış empatiden, çiçekleri kimselere bırakamıyorum… 

onları ölüme terk ediyorum nasıl?

Taksirle çiçek öldürme.

Seri çiçek katiliyim. Beni affetme.

Başka bir şey anlatıcam. Bugün metroya bindim, buzz gibi metro… özlemişim metroya binmeyi, iki tip vagon var ya;  biri önlü arkalı ve karşılıklı koltukları olan karışık düzen vagon; bir de baştan sona kadar uzayan inci gibi yanyana dizildiğin, kitabın yoksa karşındakileri süzmüyormuş gibi görünmek için ne yana bakacağını şaşırdığın düzen… ben çok unutkan biriyimdir bak bunu yazmış mıydım daha önce bilemedim. Çantamdan, anlamsız yerlerde birşeyleri anlamsızca çıkarır, sonra onları ne ara çıkardığımı unuturum. 
Her şeyimi her yerde unuturum.
Yalan söylerim unuturum. Beni affetme.  
Çantamda olduğunu sandığım şeyler lazım olduklarında çantamdan çıkmaz, çantamda olduklarına yemin edebilirim iki ayağımın üstünde… daha küçükken bana bunu çantamda yaşayan oyuncu canavarın yaptığına inanıyordum.  Oyuncu canavar olur mu deme. 
canavarların tek derdi oyundur bence başka ne olabilir ki?

Öyle işte kitabımı unutuyorum bazen, o zaman hep öbür tip vagonlu metro gelsin diye dua ediyorum içimden.  Fark ettim ki çocuklar; 5 yaşın altındakiler mesela, çok rahatlar bu konuda, bebekler daha da pervasız mesela bebeği koy karşına... hiç dikkati dağılmadan, gözlerini hiç kaçırmadan saatlerce gözünün içine bakabilir, yok saatlerce değil belki ama kakası gelene kadar kesin bakar… 
Bir de karşıdaki cama ayna muamelesi yapıp, sinsi gibi, yanındakini kesenler oluyor, ben yapıyorum mesela sıklıkla, hatta mesela yanımdaki gazete okuyorsa kaşı camdan manşetleri takip ediyorum. 

Neyse başka bir şey anlatıcam.

Dün metroda above mentioned hallerdeyken ben, genç bir çocuk bindi durakta, ağzında maske vardı saçları kazınmıştı, gözleri mavi ya da belki ela olabilir, açık tenliydi, kırmızısı yoğun kareli gömlek ve sarıya çalan bir kahverengi kadife pantolon giymişti ayakkabılarını hatırlamıyorum…
kapılar kapandı metro hareket eti ve çocuk “bir saniyenizi alacağım özür diliyorum” dedi. Orada ilerideki kapının ağızında duruyordu. 
Herkes ona dikkat kesildi. 
“kan kanseriyim, yarın kemoterapim var. Paramı denkleştiremedim, yardım etmek isteyen olabilir mi?” dedi ve yürümeye başladı. 
Kızın biri hemen cüzdanını çıkarttı ve biraz bozukluk verdi, o esnada kafasındaki şapkayı çıkartmış paraları şapkada toplamaya başlamıştı. O zaman kafasının tam olarak kazınmış olduğunu fark edebildim. Ama içimde bir şüphe vardı öylece olup biteni seyrediyordum. 

İyi de kanser ameliyatlarını değil belki de kemoterapiyi  devlet karşılıyor diyorlardı. Canım, bir şekilde bu çocuğunkini karşılamıyor demek ki… peki kemoterapisi yarınsa; bugüne niye bırakmış para toplama işini? benim bildiğim üç hafta gibi bir süre var, iki seans arasında… zaten bu iş metroyla olmaz ki... ama aslında niye olmasın? son derece mantıklı. metroda olmaz da nerde olur? bir kere sürü psikolojisi en çok burda işler, baksana herkes birbirinin suratına karşı, biri verince hepsi vermek zorunda kalır…insan pekiala saçını kazıtıp eczaneden bir maske alıp takabilir… bir ay binmiyorum metroya bütün mevzular değişiyor, yeni dilenme usulü de bu mu şimdi… diye iç seslerimle cebelleşirken; Geldi. Önümde durdu. Şapkayı uzattı.  O anda herşey karardı. O bana yürürken bom boş saçma sorularla harcadığım süreye en çok ihtiyacım olan andı. Asıl soru ne kadar vermem gerektiğiydi. Çünkü eğer dileniyorsa üç beş lira yeterdi, ama gerçekten yarın kemoterapisi varsa o zaman cüzdanımdaki tüm parayı vermem gerekirdi, hatta belki sormak lazımdı ne kadar lazım diye, kalanı bankadan gidip çekmek parayı tamamlayıp genci eve dinlenmeye göndermek gerekirdi.  Sürem kalmadığı için üstüme kocaman bir çarpı çizildi ve genç çocuk beni atladı geçti. Biraz süre kazanmıştım iki yandaki adam cüzdanından para çıkartıyordu, ben de bu arada karar verdim, içimden kemoterapi hikayesine inanmak geldiği için inanıyordum artık ama çocuğa “ne kadar lazım?” diye soramayacağıma karar verdim. Sence de çok tuhaf kaçmaz mıydı? Ama hayat hep böyle bazen gerçekten yapılması gerekeni yapmak en iyi ihtimalle tuhaf kaçıyor.
20 lira vermeye karar verdim.
Çantama davranmama zaman kalmadan metro durdu çocuk indi.
Kendimden nefret ediyorum. Beni affetme.

Ya da biraz dinle…

Sevgiler
jane

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder