7 Eylül 2012 Cuma

44. MEKTUP


Asmanın altına bir sandalye çekmişler, oturdum.
Yaprak aralarından sızan yıldızlar var, eğleniyorum gözlerimi kısa kısa.
Üç renkli kedinin yavruları… biri siyah bir beyaz olmuş; sinek, böcek tutma taliminde, otların arasında hışırdayıp duruyorlar…
eylül gelmiş gece denizin sesi yüksek.
Derken, sapsarı bir ay doğdu karşımdan. O esnada yıldız kaydı, heyecanlandıran cinsten; ay doğsun istemiştim de ondan mı kaydı? Yıldız kaydı o sırada ay doğsun mu diledim bilemedim…
yükselirken ay, ben de dalga geçiyorum onunla, asma yapraklarının ardına saklıyorum ayı… ayı bir yıldız kadar küçültüyorum gözümde…
Bir yıldız kadar devleşiyor rüzgar esip yaprakların yerlerini değiştirdikçe…
bir yazı daha eksilttim takvimden iyi de oldu. Düğünler, doğumlar, ölümler dolu bir yaz daha…
denizi düşünüyorum, Asaf babanın dediği gibi…
Gitmek gibi geleceğim
Denizin delisine.
Delinin denizi gibi
O ne kadar giderse. 
Sahne kurulmuş; denizin üstünde tahta iskele, onun üstünde tahta masalar, onun üstünde rakı ve zevcesi yan yana…  
Adam anlatıyor:
-          Sene 1978, Karnfil sokakta Çakın Kulüp, yanımda Stockholm’den rejisör arkadaşım,  girdik… karanlık. Arka tarafta bir masaya geçtik, baktım Zeki Müren de oturuyor ön masalardan birinde yanında bir iki adam… tanımıyorum… gördü beni… birazdan yavaşça ayağa kalktı, elinde yelpazesi vardı, ucuyla masaya vurdu, çıt, çıt, çıt…O kalkınca herkes sustu, klüpte çıt çıkmıyor:
“Efenim uzun yıllardır görmediğim bir dostumu gördüm, müsaade ederseniz bir şarkı söylemek istiyorum” dedi.
                Akapella…
Söyledi…
Klüpte çıt çıkmadı….
Herkes dinledi…
Dinledik…
Çıt çıkmadı, sene 1977, yo yo 78 .
 Adam rakıya davrandı, o anı yaşıyor, Zaki Mürenin onun için şarkı söylediği o anı yaşıyor… Stckholm’den gelen arkadaşı çok şaşırmış duruma… nasıl şaşırmasın. Tuhaf ki ne tuhaf…

Bir başka masa,
İki kadın bira tokuşturuyor, biri üşümüş, şal istedi… Midilli’ye geçmişler geçen yaz Ayvalıktan, feribotla, çok güzel gezmişler… semizotu faydalıymış omega 5, 6 varmış “bolca koyuyorum salatalara” diyor, diğeri kuzukulağından bahsediyor, permakültür kurslarına katılmış, “ekme dikme işi öyle kafaya göre yapılmamalı” diyor. Saksıda yetişen domatesin kabuğu kütük gibi oluyormuş, bulgaristandan gelen fideler  enfes oluyormuş. Sarışın bir oğlan geldi “anne” diyerekten,  kadının kulağına bişeyler fısıldadı. Yüzü muşmula. “rica edelim oğlum amcadan açsınlar sana televizyonu…” meğer televizyon seyretmek istiyormuş. Yeni dizi başlamış. Çocuk 10 yaşında yok, “dizi bağımlısı oldu bu oğlan” diyor diğer kadına… Ustura Kemal’i bekliyormuş bir aydır.  Gülüşüyoruz bütün masalar, birbirimize bakıp başlarımızı hafifçe eğip selamlaşıyoruz sürekli… kıç kadar sahil, hep tanışık olduk nedense…
Bu kez de Can Yücel’in şiiri geliyor aklıma…
Şu gökteki ay var ya
Şu boktan şu yarım ay
O bana bakiyor
Ben ona.
O bana bakiyor
Ben ona,
Hepimiz ama
Hepimiz
Hepimiz
Bakiyoruz hep birbirimize…
bakiyoruz hep bakiyoruz
ADAM olmak için hep
Ay! Ay! Ay!

“Tayland’da 2 dolara masaj yapıyormuş kızlar, gitmem abi ben tayland’a.  Kızların yaşamak için 2 dolara masaj yaptığı bir ülkeye gitmek istemiyorum” diyor adam, sonra devam ediyor : “… Pezevenk, oğlum gibiydi bir zaman, yumruğunu sıkardı, Mao’cuydu, bağırırdı… şimdi şirketin verdiği maaşı beğenmiyor… istemiyorum abi ziyaret falan etmesin beni, geri çevirdim gelmesin hastayım dedim. İstemiyorum abi… Hindistan’a da gitmek istemiyorum.  Hala hayatı boyunca sadece tuvalet temizleyecek olan bir sınıf var, kimse evlenmiyor onlarla…”  
Karşısında oturan şişman adam biraz tedirgin oldu muhabbetin gidişhatından konuyu değiştirmek için bir mevzuya daldı ki, trans halinde ustura kemal izleyen çocuk haricinde hepimiz kulak kesildik.
İki hafta önce ayak tabanında,  -nasıl kaptıysa- bir mikrop kapmış, ufacık yara büyümüş, bir de şişmanlıktan ödem oluşmuş, davul gibi şişmiş, adam dayanılmaz acılarla yatağa düşmüş. Yürüyemez, oturamaz, kısacası perişan olmuş. Birgün açık havada otururken bir arı sokuyor bunu, elinin üzerinden… “Allah, çok acıdı, bir de bu arı eksikti” diye hayata kahretmesi geçtiğinde,( takriben 2 saat kadar sürmüş) birden ayak tabanının artık ağrımadığını fark ediyor…Önce inanamıyor. “Arı sokunca, onun acısından tabanımı hissedemiyor muyum, ya da felç mi geçirdim acaba” diye iyice bir yokluyor. Hayır ağrı mucizevi bir şekilde yok oluyor; üstelik ertesi sabaha şişlik de iniyor. Bütün masalar bu anlatılanları bin yıllık ağaç gövdesinde çıkan allah yazısına verilen tepkiye benzer bir tepkiyle karşılarken, ben arı kelimesinin geçtiği ilk andan itibaren hikayenin sonunu biliyordum çünkü belgeselde seyretmiştim çok cool karşıladım bu durumu yani.
Birazdan yemek biter, herkes çekilir odalarına diye umut ediyorum.
Denize karşıyım hala.
Aya karşı değilim artık
ayı tepeme çıkarttım.  

Sevgiler
Jane


PS.
Dündü bunlar…bugün olmayan 25 kişi denetleme var diye mühimmat deposunda sayım yaparken ben asmanın altında tahta sandalyede oturuyordum, şiirlerden şiir beğeniyordum, içimden şarkı söylemek geliyordu.   Düşünmeden edemiyorum birkaç gün önce gece 10 civarında ne yapıyordum?  Muhtemelen yemek üstü orta şekerli kahvemi yudumluyordum.

PSS.
Rimbaud’nun mektuplarını Kalpsiz Zavallı Rimbaud diye imzalamasını seviyorum.

PSSS.
Yoksa Zavallı Kalpsiz Rimbaud mu?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder