İstanbul’a hayranım bu günlerde… yağmur biraz daha gecikse
beni bozmaz. Sabahları ‘akşamdan şarj
edilmiş smart phone’lar gibi uyanıyorum da akşama doğru ışığım azalıyor, ama
yine de bir gayretle uzun zamandır ertlediğim bir sürü şeye check attım. İyi
hissediyorum çok. Hatta alışverişe bile
çıktım ki, ben sadece keyfim çok yerindeyse alışverişe çıkarım.
İnsanlara tatlı tatlı gülümserken buluyorum kendimi bazen
gün içinde.
‘Bu tuhaf neşeli halin sebebi, sırrı ne’ dersen; ben de pek anlam veremiyorum, havalardan herhalde…
Bugün süpersaçma bir fıkraya bi saat güldüğüm için ardından
iki üç fıkra daha dinlemek zorunda kaldım.
Böyle bir şey var di mi? Mesela insanların birbirine fıkra
anlatması, hakikaten saçma yani azıcık düşününce. "Sana bir fıkra anlatayım
mı?” diye lafa giren insanlar var. (Çok isterdim onlardan biri olmak aslında
bakma. ) Cevap ancak “hoppala” olabilir bu soruya da; insanımız kibardır bizim. Hiç duymadım sana
bir fıkra anlatayım mı diyen birine “hoppala” diyen bir diğerini. Sonra ne oluyo?
fıkra hakikaten süper saçma oluyor, zaten başta hafiften geriliyorsun, komik
değilse anlatana ayıp olmasın diye ortalarına doğru bir yerde yüzüne elinden
geldiğince doğal ama gergin bir tebessüm
yerleştiriyorsun ki; tebessümü fıkra bittiğinde “haha komikmiş hakkaten” diye
bir cümleye bağlayabilesin. Ya da fıkranın sonu, beklentilerinin dışında bir
yerde, espiriyi yapıştırıyor; boş bulunuyorsun ve hafiften de sinir boşalması
durumu yaşıyorsun; basıyorsun kahkahayı… buraya kadar iyi de “ardından bir tane
daha var bu da çok komik” demenin anlamı ne? Uzatmayacağım anlatacağım fıkrayı
tabiki…
Zenci’nin biri, pardon Afrikalı arkadaşın biri diyelim,
(zenci lafına da niye güceniyorlarsa, onların gücendikleri filan yok aslında,
tamamen kendi işgüzarlığımız, Zenci Nigger değil de Afrikalı Amerikalı anlamına
geliyor desek kim neye gücenecek allasen? bir kere fonetiği tatlı, hem biz de ırkçılık
diye bişey yokki, belözoğlu bile onu kastederken “zenci” mi dedi? yoo “nigger” dedi . Zenci bizde önüne “pis”
sıfatını almadıkça hiçbir pejoratif anlam içermez, eh “pis” sıfatını almışsa da
yapacak bişey yok. anneanneler filan,
eskiden “arap” derlerdi zaten. Tamamen teninin esmerden biraz daha koyu
olduğunu vurgulamak için…diye biraz daha zırvalayarak kırdığım potu tamir etmeye
çalıştığımın da farkındasın herhalde durucam birazdan ama bi de, Afrikalı Amerikalı filan demek bence çook daha
tuhaf…Hadi ırkçılık filan davasına buna alıştık da geçenlerde biri “biraz önce
Asyalı bir hanım sizi sordu” dedi sırf kadının gözleri biraz çekik diye. Durdum.)
işte siyahmış adam neyse… havaalanında bir pasaport buluyor,
(bu arada kaçakmış herhalde; gerçi kaçak
kaçak ne arıyorsa havaalanında? oralar biraz karışık takma…) pasaport Leonardo
Di Caprio’nun pasaportu! Artık parantez açmıyorum buraya devam ediyorum. Hemen
cebinden fotoğrafını çıkarıyor, Caprio’nun fotoğrafının yerine kendi
fotoğrafını yapıştırıyor pasaport kontrol sırasına giriyor. Temel,( malum)
pasaport kontrol memuruymuş… sıra buna gelince uzatıyor pasaportu Temel’e.
Temel alıyor pasaportu, bir zenciye
bakıyor, bi pasaporta bakıyor, bir de isim yerindeki Leonardo Di Caprio
yazısına bakıyor…yanında duran Cemal’e dönüyor (Cemal hep orda zaten) ve şöyle
diyor: “Ula Cemal Bu Titanik battı mıydu? yandı mıydu?”
çok kötü laçkayım bu aralar idare et… az önce fıkra yazdım
sana artık!..., bi de emrivaki…
hüzünden zonkladığım günler hatırlatırsın belki böyle
hissettiğimi zaman zaman.
Şey olacak mı mesela bize de, hani Proust çayını
karıştırırken kapı açılıyo artık bellek nereye teleportluyosa buluyo ya kendini
orda…Olacak mı öyle, o raddeye gelecek mi dimağlar bizim?
Ben nerde olmak isterim biliyo musun ilk önce?
Aa bak sana daha önce hiç kimseye anlatmadığım bişey
anlatıcam, üstelik şimdi karar verdim buna.
Bende geçmişten üç ‘an’ var. Hatırlıyorum, hissediyorum. Tam olduğu gibi, o an
hissettiğim gibi. Ve nerede olursam olayım, ne halde olursam olayım, hani ister
ayık, ister kafam iyi, ister hastalıktan bitap vaziyette, ister yarı baygın…Neyse
işte bana o an de…ben o anı tekrar yaşıyorum.
3 an. Net. Birini anlatıcam şimdi sana.
Farz et ki karşılıklı oturduk, orta şekerli türk kahvelerimiz de geldi tam yudumlayacakken
kahvenin üstündeki köpükcüklerden biri patladı ve ben kendimi bir anda orada
buldum.
Mekan: Kapalı spor Salonu (binlerce insan doldurmuşlar,
olduğundan da büyük görünüyor, tavana doğru başımı kaldırıyorum, uzak ve ferahlık
hissi.)
Renk: koyu kahverengi (kahve sebebiyle olabilir,kahve içiyoruz ya bir yandan da şuan... çünkü
etrafta aslında çok renk ve ışık var ama genel bir koyuluk da söz konusu.
Gözlerimi sürekli açık tutamıyorum biraz da ondan sanki)
Koku: mentollü sigara kokusu
Isı: sıcak ama nemli değil (yapış yapış değil)
Tat: yok (biraz önce su içmişim gibi)
Ses: baslar yoğun ama kafamın içinde ince bir keman sesi.
Burnumun kemiklerini hissettim bir an, gözümde güneş gözlüğü
var, burnuma baskı yaptı, işaret parmağımla hafifçe yerinden oynattım
gözlüğümü. Gözlüğümün sağ camının sağ alt köşesinde küçücük pırlantavari
taşlardan bir yıldız var. Şimdi hatırladım degrade kahverengi cam,
kahverengilik ondan…( işte tam da bunu söylüyorum: o ana gittiğimde rengin kahverengi
olduğunu söyledim az önce ama gözümde kahverengi gözlük olduğunu şimdi söylüyorum, çünkü his abstract bişey parça algılarla oluşmuyor aslında çok tuhaf) İşportadan almıştım -ne
güzel günlerdi işportadan gözlük alıp gözüme taktığım günler. Hissiyatı güzeldi,
yoksa işporta gözlük çok fena bişey, camı kaliteli olmayınca hiç takma gözüne
daha iyi, o zamanlar yapıyordum işte –
Gözlüğü bu kadar anlatmamın sebebi var. Kıyafetimle veya
etrafımla ilgili başka hiçbir nesneyi o
gözlük kadar net hatırlayamıyorum. Muhtemelen rahat kıyafetler içindeydim, spor
şeyler t-shirt kot spor ayakkabı filan. Önümde insanlar vardı, hemen yanımda
sevgilim duruyordu.
O andan hemen önceki anlar:
hiçbir bedenle temasım yok. Yani kimseye değmiyorum. Gözlerim kapalı, biraz önce elimle düzelttiğim gözlüğüm yine burnumun baskı
yaptığı yere kaydı.
İşaret parmağımı burnuma doğru götürdüğüm an: gözlerim
kapalı. Birden gözlüğüm burnumun üstünden kalktı ve kulaklarımın yanından
yükseldi. Gözümü açtım. Önümde duran ve bana gülümseyen o yüz, şu an
gözümün önünde. Sırıtıyor. “Gözlerinin içine
kadar gülüyor” dizesini hep onun için söylüyorum. Gözlüğü gözüne taktı. Gülüyor
ve kendini gülümsemekten alamıyor. Öyle güzel gülüyor ki, ona sımsıkı sarıldım.
O da bana sarıldı.
O an: Kucaklaştık. Hiç kimseyle o ana kadar ya da bu ana kadar o
anki gibi içten kucaklaşmadım ben. Kucaklaşmamız
bir ömür sürdü. Bir anne çocuğuna öyle
mi sarılıyor acaba diye düşünmeden edemiyorum.
O kimdi? Kim olduğunu hiç düşünmedim, nasıl göründüğünü,
cinsiyetini… bedenim dışında bir bedendi ve sanki o an bedenim içinde bir beden
olmuştu. Hiç bilmiyorum. Bana su verdi. Bir süre yanımda durdu. Gözlerimi kapattım.
O andan sonraki anları pek net hatırlayamıyorum. O anın ne kadar sürdüğünü de
hatırlayamıyorum. O an geçtikten sonra galiba dünya biraz daha normale döndü. Müziğe
bırakmışımdır muhtemelen kendimi. Bir süre sonra yer değiştirdim, içecek almaya
gittik başka yere geçtik, mekanın içinde yer değiştirdik, Sabah olduğunda çok
yorgundum onu hatırlıyorum, uyudum, uyandım, yemek yedim öyle … Gözlüğümün olmadığını
ertesi gün fark ettim. Bunun bir patlama
olduğunun farkındayım. Her patlamanın verdiği hissiyat üç aşağı beş yukarı aynıydı
çünkü. Salıncakta fazla havalanıp ağaşıya inerkenki başdönmesinden alınan hazza yakın bir takım boş
bulunmalar, bir anlık düşüncesiz kalabilmeler, (kadın kısmı için) klitoristen
yükselen ve tüm vücuda yayılan sıcaklık filan, hiç birini bu netlikte hatırlayamıyorum.
Bu patlamaysa bilmiyorum bi tuhaftı; öyle değildi işte başdönmesi, düşünce boşalması, cinsel sıcaklık filan değildi. Evet ben de biliyorum ne etkisi olduğunu ama ne
ilkti ne sondu, ortalarda bir yerlerde… ama o anı sadece hatırlıyorum diğerlerini değil ve hatırlamaktan öte
hissediyorum.
Neyse
Orta şekerli mi içiyordun kahveni hakikaten? Orta şekerli
iyidir.
Sosyalleşmem gelmiş haberim yok. Çıkayım bari biraz dışarı…
sevgiler
Jane
sevgiler
Jane
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder