bir değişik günler geçiriyorum.
Pek koşturmacaya alışık değil bünyem. Belli sorumlukların dışında sorumluluk kabul eden bir insan da değilim;
ama biliyorsun işte insan faktörü girince biz sosyal mahlukların başından dert eksik olmuyor. insanla uğraşmak zor vesselam diyip daha detaya girmiycem. Hayatımın mini-mini-mumunu kaplayan işgüçlerimden hep şikayetçi olmuşumdur zaten, yeni bişey diil.
Monet sergisi gelmiş diye seviniyorum ara ara gün içinde...meşhur yatak altına saklanan bayramlık ayakkabılar vardır ya...ya da var mıdır yoksa berbat bir klişe midir bu? Ben klişeleri severim yine de... mesela suyun içinde gözlerimi açmak istemediğim için seneler var ki suya dalmamış ben, küvetin içinde nefesimi tutma rekorumu kırmaya uğraşıyorum, 1 dakika 23 saniye tutabiliyorum bugün itibariyle.
ayıklanmış ve yıkanmış semizotu yapraklarının üstüne elma sirkesi, portakal suyu ve küçük parçalara bölünmüş cevizden oluşan bir sos döküp yememi tavsiye etti bir gurme arkadaşım, yaptım ve muhtşem bişey oldu hakikaten. Hatta evde çöreğe koyulan haşhaş tohumundan varsa biraz üstüne serpebilirsin dedi ama evde yoktu öyle bişey. Olsun.
Uzun Hikaye'nin galasına gittim. Haliç Kongre Merkezi iğrenç bir yer. Otoparkta arabamı kaybettim çıkarken bi saat dolandım. Bu arada ünlü insanlar fotoğraf çektirmek isteyen hiç tanımadıkları insanlara acayip sinirleniyorlar...ben de bunu anlamıyorum; yani tanımadığın etmediğin insanla, ne diye fotoğraf çektirmek istersin yan yana durup; sırf televizyonda gördün diye...üstelik adam 'of puf!' yaparken...Merak ettim bu kafayı, orda Erdal Bakkal vardı ben de yanına sokulup fotoğraf çektirebilir miyiz dedim. Aman Erdal Bakkal bir sevimli kişi ki sorma. Hemen o sırıtık ifadesini takındı fotoğraf çektirdik. Sonra fotoğrafa bakınca altıma edecektim. "Yahu Burak Aksak'taki o haller nedir öyle, düzenli ilişki mi yaşıyor anlamadık; mecnun mala, mevzu rutine bağlama yolunda...nerde o tıstıs ardalı günler... ki biz Leyla ile Mecnun uzayda öpüşürken fonda küçük prensin koyununu görmüş insanlarız; olmuyor böyle!" diye biraz serzenişte bulundum. Sosyal sorumluluk böyle bişey olsa gerek. Yine de bir kere daha emin oldum galalardan ve bu gibi tuhaf gatheringlerden haz etmiyorum.
şehirde izini aradığım günler oldu, geçen haftasonu mesela pekiala oturmuş olabileceğini düşündüğüm bir koltuğa oturdum bir süre.
kuru öksürük salgını var; ben de yakalandım bir buçuk gün kadar. Broksin diye bir öksürük şurubu var hemen geçiriyor.
Hemingway'in içkisi dedikleri daiquiri'yi müthiş şahane yapan bir Amerikalı barmen'in ortağıyla yeni açtığı bara gittim. çok komik hikaye...bu adam yani Alex, zamanında Amerika'dan istanbul'a düşmüş; abuk sabuk bir sürü iş yapmayı denemiş alakasız, sonra işte bu içki hazırlama işine merak salmış. Diğer barmenlerden farkı, kokteyilin base'ini oluşturan ekstraktları kendisi hazırlıyor ve şişeliyor. Radikal şeyler deniyor. onlarca bitter hazırlamış. kavonozlamış onları da rafa dizmişler...Hacı abdullahın reçelleri turşuları gibi duruyor...ama acayip cool görünüyor...Kendisi de tam tip; barmen değilde şampiyonlukları olan bilardocu havası var... bunlar daha önce de mekan açmışlar çook seneler önce... Bu, istanbul'a ilk geldiğinde, tünel tarafında bir daire kiralayıp underground takılıyorlarmış. Altı ay filan delikten bakıp alıyorlarmış müşteriyi içeri. Ama sonunda sobelenmişler ve dükkan mühürlenmiş. Ne cesaret ama, sen gel amerikalı amerikalı, istanbul'da underground bar aç...Hayır ben hiç bi ceza almamış olmalarına hayret ediyorum. Neyse bana farklı bir içki yapmasını istediğimde önce "temelde almak istediğin tat nedir, base ne olsun" diye sordu. Bu hiç karşılaşmadığım bir soruydu etkilendim. sonunda "oldfashioned" adında burbon'lu bir içki istiyormuşum meğer; aromatik bitter diye bir ekstrakt kattı. öyle işte istanbul'da sıradan görünümlü, sıradan insanların uğradığı bir mekanda özel bişey yiyip içtim mi bi hoş oluyorum. Barın adı yok, henüz bir isim bulamamışlar; ortaklardan diğeri eskiden reklamcılık sektöründe tam da şimdi zorlandığı şeyi yapıyormuş: başkasının sattığı şeye isim bulmak. İş kendi sattığı şeye gelince haliyle tıkanmış kalmış. Onun için ismi yok henüz mekanın. isimsiz kalsın bence.. daha kool olur dedim.
piyano egzersizleri çok sıkıcı ama takılıyorum işte; sıkıldım biraz da sonra japonyayı düşünürken yeni cover yaptım.
sevgiler
jane
P.S/ Quo.
Tutkuma sıkı ağızlılığın maskesini giydirmek:
Duyulan sıkıntıyı çevreye yaymak büyük ruhlara yakışmaz.(Clotilde de Vaux)
Bununla birlikte, bir tutkuyu (hatta yalnızca aşırılığını) tümden gizlemek tasarlanamaz birşeydir: insan fazla zayıf olduğundan değil, tutku, özü nedeniyle , görülmeye adanmış olduğundan: gizleme görülmelidir. "bilin ki sizden birşey gizliyorum". Çözmem gereken etkin çelişki budur. Aynı zamanda hem bilinmesi, hem bilinmemesi gerekir. Bunu göstermek istemediğim bilinmelidir...Maskeli balodaymışız gibi, maskemi parmağımla göstererek ilerlerim: tutkumun üstüne bir maske geçirir, ama parmağımla şöyle bir gösteririrm bu maskeyi. Her tutkunun bir izleyicisi vardır sonunda..
bunu niye yaparım?
gizlenmek ve açığa çıkmak hemen hemen aynı hazzı verir;
onurluluğun manevi kazancını da kendime saklamak isterim aynı zamanda aşığa bahşedilmiş tutkusal iç kanama hazlı bir acıdır. Clotilde de Vaux gibi hissetmek ve sürekli kendime şu soruyu sordurmak: Ama neyin var senin?
aynı anda hem çocuk hem olgun kişi olmak isterim. kaygımın açtığı yaraları geçiştirmek, tedirginliğimi saklı tutmak kendime oynadığım küçük oyunlardır aslında duygumun taşkınlığını asla ulu orta sermeyeceğim gözler önüne. Dilin gücü: hatta ve özellikle hiç birşey söylemeyebilirim. Bunu yaparken de kumar oynar, tehlikeye girerim. Öyle ya tutkumun sahibinin de bu alışılmamış maske konusunda kendi kendine hiç bir soru sormaması ve bunda hiçbir gösterge görmemesi de her zaman olanaklıdır. Ve kanar durur...
Ve bu, zevk veren bir kanamadır.
(quo: Bir Aşk söyleminden parçalar- RB)
Pek koşturmacaya alışık değil bünyem. Belli sorumlukların dışında sorumluluk kabul eden bir insan da değilim;
ama biliyorsun işte insan faktörü girince biz sosyal mahlukların başından dert eksik olmuyor. insanla uğraşmak zor vesselam diyip daha detaya girmiycem. Hayatımın mini-mini-mumunu kaplayan işgüçlerimden hep şikayetçi olmuşumdur zaten, yeni bişey diil.
Monet sergisi gelmiş diye seviniyorum ara ara gün içinde...meşhur yatak altına saklanan bayramlık ayakkabılar vardır ya...ya da var mıdır yoksa berbat bir klişe midir bu? Ben klişeleri severim yine de... mesela suyun içinde gözlerimi açmak istemediğim için seneler var ki suya dalmamış ben, küvetin içinde nefesimi tutma rekorumu kırmaya uğraşıyorum, 1 dakika 23 saniye tutabiliyorum bugün itibariyle.
ayıklanmış ve yıkanmış semizotu yapraklarının üstüne elma sirkesi, portakal suyu ve küçük parçalara bölünmüş cevizden oluşan bir sos döküp yememi tavsiye etti bir gurme arkadaşım, yaptım ve muhtşem bişey oldu hakikaten. Hatta evde çöreğe koyulan haşhaş tohumundan varsa biraz üstüne serpebilirsin dedi ama evde yoktu öyle bişey. Olsun.
Uzun Hikaye'nin galasına gittim. Haliç Kongre Merkezi iğrenç bir yer. Otoparkta arabamı kaybettim çıkarken bi saat dolandım. Bu arada ünlü insanlar fotoğraf çektirmek isteyen hiç tanımadıkları insanlara acayip sinirleniyorlar...ben de bunu anlamıyorum; yani tanımadığın etmediğin insanla, ne diye fotoğraf çektirmek istersin yan yana durup; sırf televizyonda gördün diye...üstelik adam 'of puf!' yaparken...Merak ettim bu kafayı, orda Erdal Bakkal vardı ben de yanına sokulup fotoğraf çektirebilir miyiz dedim. Aman Erdal Bakkal bir sevimli kişi ki sorma. Hemen o sırıtık ifadesini takındı fotoğraf çektirdik. Sonra fotoğrafa bakınca altıma edecektim. "Yahu Burak Aksak'taki o haller nedir öyle, düzenli ilişki mi yaşıyor anlamadık; mecnun mala, mevzu rutine bağlama yolunda...nerde o tıstıs ardalı günler... ki biz Leyla ile Mecnun uzayda öpüşürken fonda küçük prensin koyununu görmüş insanlarız; olmuyor böyle!" diye biraz serzenişte bulundum. Sosyal sorumluluk böyle bişey olsa gerek. Yine de bir kere daha emin oldum galalardan ve bu gibi tuhaf gatheringlerden haz etmiyorum.
şehirde izini aradığım günler oldu, geçen haftasonu mesela pekiala oturmuş olabileceğini düşündüğüm bir koltuğa oturdum bir süre.
kuru öksürük salgını var; ben de yakalandım bir buçuk gün kadar. Broksin diye bir öksürük şurubu var hemen geçiriyor.
Hemingway'in içkisi dedikleri daiquiri'yi müthiş şahane yapan bir Amerikalı barmen'in ortağıyla yeni açtığı bara gittim. çok komik hikaye...bu adam yani Alex, zamanında Amerika'dan istanbul'a düşmüş; abuk sabuk bir sürü iş yapmayı denemiş alakasız, sonra işte bu içki hazırlama işine merak salmış. Diğer barmenlerden farkı, kokteyilin base'ini oluşturan ekstraktları kendisi hazırlıyor ve şişeliyor. Radikal şeyler deniyor. onlarca bitter hazırlamış. kavonozlamış onları da rafa dizmişler...Hacı abdullahın reçelleri turşuları gibi duruyor...ama acayip cool görünüyor...Kendisi de tam tip; barmen değilde şampiyonlukları olan bilardocu havası var... bunlar daha önce de mekan açmışlar çook seneler önce... Bu, istanbul'a ilk geldiğinde, tünel tarafında bir daire kiralayıp underground takılıyorlarmış. Altı ay filan delikten bakıp alıyorlarmış müşteriyi içeri. Ama sonunda sobelenmişler ve dükkan mühürlenmiş. Ne cesaret ama, sen gel amerikalı amerikalı, istanbul'da underground bar aç...Hayır ben hiç bi ceza almamış olmalarına hayret ediyorum. Neyse bana farklı bir içki yapmasını istediğimde önce "temelde almak istediğin tat nedir, base ne olsun" diye sordu. Bu hiç karşılaşmadığım bir soruydu etkilendim. sonunda "oldfashioned" adında burbon'lu bir içki istiyormuşum meğer; aromatik bitter diye bir ekstrakt kattı. öyle işte istanbul'da sıradan görünümlü, sıradan insanların uğradığı bir mekanda özel bişey yiyip içtim mi bi hoş oluyorum. Barın adı yok, henüz bir isim bulamamışlar; ortaklardan diğeri eskiden reklamcılık sektöründe tam da şimdi zorlandığı şeyi yapıyormuş: başkasının sattığı şeye isim bulmak. İş kendi sattığı şeye gelince haliyle tıkanmış kalmış. Onun için ismi yok henüz mekanın. isimsiz kalsın bence.. daha kool olur dedim.
piyano egzersizleri çok sıkıcı ama takılıyorum işte; sıkıldım biraz da sonra japonyayı düşünürken yeni cover yaptım.
sevgiler
jane
P.S/ Quo.
Tutkuma sıkı ağızlılığın maskesini giydirmek:
Duyulan sıkıntıyı çevreye yaymak büyük ruhlara yakışmaz.(Clotilde de Vaux)
Bununla birlikte, bir tutkuyu (hatta yalnızca aşırılığını) tümden gizlemek tasarlanamaz birşeydir: insan fazla zayıf olduğundan değil, tutku, özü nedeniyle , görülmeye adanmış olduğundan: gizleme görülmelidir. "bilin ki sizden birşey gizliyorum". Çözmem gereken etkin çelişki budur. Aynı zamanda hem bilinmesi, hem bilinmemesi gerekir. Bunu göstermek istemediğim bilinmelidir...Maskeli balodaymışız gibi, maskemi parmağımla göstererek ilerlerim: tutkumun üstüne bir maske geçirir, ama parmağımla şöyle bir gösteririrm bu maskeyi. Her tutkunun bir izleyicisi vardır sonunda..
bunu niye yaparım?
gizlenmek ve açığa çıkmak hemen hemen aynı hazzı verir;
onurluluğun manevi kazancını da kendime saklamak isterim aynı zamanda aşığa bahşedilmiş tutkusal iç kanama hazlı bir acıdır. Clotilde de Vaux gibi hissetmek ve sürekli kendime şu soruyu sordurmak: Ama neyin var senin?
aynı anda hem çocuk hem olgun kişi olmak isterim. kaygımın açtığı yaraları geçiştirmek, tedirginliğimi saklı tutmak kendime oynadığım küçük oyunlardır aslında duygumun taşkınlığını asla ulu orta sermeyeceğim gözler önüne. Dilin gücü: hatta ve özellikle hiç birşey söylemeyebilirim. Bunu yaparken de kumar oynar, tehlikeye girerim. Öyle ya tutkumun sahibinin de bu alışılmamış maske konusunda kendi kendine hiç bir soru sormaması ve bunda hiçbir gösterge görmemesi de her zaman olanaklıdır. Ve kanar durur...
Ve bu, zevk veren bir kanamadır.
(quo: Bir Aşk söyleminden parçalar- RB)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder