" Seni sıkıca tutmam, sınırlarını gözetmem gerekir.
Benden mi uzaklaşıyorsun? Bana ait olmayan düşüncelerden mi, sana ulaşmayan bu sözcüklerden mi? Bana bir tehlikeyi haber vermek mi istiyorsun? Telaşlanıyorsun, telaşlanıyorsun, hissediyorum bunu. Beni de telaşlandırıyor bu.
Bir an şöyle uzandım. Nasıl huzurluyum senin yanında. Nasıl bir boşluk var burada. Susuyormuşuz gibi geldi bana. Küçük pencereden bir ışık hatırası giriyor içeri ve heryana nüfuz eden, boşluk meydana getiren ve boşluğun aydınlığı olan soğuk bir aydınlık bu. Kendine özgü bir titizlikle kesin biçimde sınırladığın ve dışarı artık burada hüküm sürdüğünden çıkamayacağım bu odayı çok iyi hatırlıyorum. Herşey ne kadar belirgin, hiç olmaması gerektiği kadar. Sen gölgeleri bilmiyorsun, senin oluşturduğun yeri sana, belki onu hiç görmeden anlatabilirdim...
dışarı doğru sarkarsamm...ama çıkmayacağım. Dolaşırken gördüğüm bütün bu insanlar, durmaksızın gelip gitmemizi gerektiren gecenin uğultusuna boyun eğmiş birbirinin benzeri bu yüzler: aldatıcı inanç, kısır acelecilik, gecenin soluk alıp vermesi olan hata. Bu acelecilik niye? Hangi yere doğru? Sözlerim de, benden ne olduğunu bilmediğim bir şeyi alıp götürdükleri bu yere doğru mu gidiyor? Onlarda boş bölgeye doğru çekimi hissediyorum, ama sen, neden benim bu uğultunun içinde akmamı engelliyorsun? Neden bütünüyle kendi dışımda olmamı esirgiyorsun benden, niçin, bir an herşeyin gittiği, herşeyin geri döndüğü hatadan uzaklaştırmak ister gibi bende konuşan benden ayırıyorsun beni? Sevdiğim şeyin yüzünü ve biçimini mi aldın? kimsin sen? Neysen o olamazsın sen. Ama birisisin. Kim, peki? Bunu soruyorum. Hatta sormuyorum bile. Ama sözlerimiz yalnızca öylesine hafif ki, sürekli soru biçiminde gösteriyorlar kendilerini.
Gündüz ve gece, gündüz ve gece. Oradayız biz işte ve sır yokluğu bizim şartımızdır. Daha önce açığa çıkmamış olan hiç bir şey açığa çıkmaz. Ve bu arada, seninle gizli konuşmak isterdim, herkese göre gizli, sana göre gizli. Yeni bir arzu gibi bu. Beni şaşırtan bir gelecek bu. Nefret etme benden ve senin üzerindebir saygısızlık ve etki gücü oluşturmak istediğimi sanma. Aramızda her cevabın dışlandığı anlaşıldı. Bana cevap verebilmeni istemezdim ve cevap vermeyen beni sessizliğe doğru bile çekmeyen suskunluğundan hoşnutum. Cevap vermek her ikimizin de çok uzun süre terk etmiş olmamız gereken bir bölgeye ait. Her cevap zaten dağılıp kaybolmamışsa, sana nasıl soru sorabilirdim?
Yaklaşmak isterdim, doğru bu, ama istemeden ve sana mı? sende seni aramak için mi? senin yerine gözlemek için mi? Emin olmamakla birlikte, aramızdaki mekanın büyüdüğünü çok iyi görüyorum. Hala boşluktan başka bir şey değil bu, ama küçük oda daha geniş, onu tek bir hatırada sarmalamak daha zor.
Öyle sanıyorum ki sen orada, her şeyden çok uzakta, bir şeye karşı mücadele ediyorsun ve bu mücadele çok yalnız, çok hareketsiz, çok gizli ve senin anlaşılmaz çekiminle, ağırlığınla koruduğun bizim hafiflik tinimizle ilgisiz. Niçin mücadele ediyorsun ve neden orada? sende belki acı olan bu titreme bizde neden sarhoşluk oluyor? Senin için ne yapabilirim? Senin için anı nasıl kolaylaştırabilirim? Benim için artık önemli olmayan , sende sürüp giden nedir? Kararsız biri olarak beni rahatsız edemeyecek kadar kırılgan bu belirsizlikle çok iyi uyuşuyorum...
içime işleyen bu belirsizliği, bu kadar hafifçe barındırmam hoşuna gitmiyor senin sanki: hatta neşeyle kabulleniyorum bu belirsizliği ben. Herşeyi biliyorum. Herşeyi biliyorum. Bilgisizliğe hiç bir borcu olmayan bu belirsizliğe hayranlık duymuyor musun? Ve bağrında kendi kendimizin hafifliğine hiç durmadan yeniden doğduğumuz sukunet de belirsizdir.
Burada senin ışığının aydınlattığı yerler var, senin ışığının aydınlattığı başka yerler de var, ayrıca yine aynı ışıkla daha başka yerleri de aydınlatıyorsun. Pencereden birçok ilginç ayrıntıyı fark edebilirdim, ama meraklı değilim bunlara: merakımın beni uzaklaştırmayı yeğleyeceği yerde olduğumuzu bilmek yeter bana.
Hatırla: gözler kapalı, ve ağız da kapalı. Büyük olasılıkla odada oldu bu, Göz kapaklarımın altında derin, kadifemsi uykunun muhafaza ettiği, düşlerin sürekli yeniden doğduklarını hissettikleri zengin ve sıcak bir siyahlık vardı; ve hiç kuşkusuz birçok parçamda ölmüştüm zaten, ama siyahlık hala canlıydı. Uzun süre, belki de ebediyen direndi. Siyahlığın yanında, belki de içinde duruyordum. Sabırsızlanmadan bekliyor, siyahlığın renksizleşeceği ve renksizleşirken son beyazlığı doğurmaktan geri durmayacağı anı hafiflik içinde gözlüyordum.
Sen ki,
yavaş yavaş yok olan ve bir an , açıkça görme hayali veren siyahlık mısın sen?
Kopmadan başkası olmayan sana bağlıyım. Bana yükleyeceğin o ağırlıkla hafifim. İyi biliyorum ki her halükarda yoksun ve bizi birbirimize bağlayan da bu.
Güçsüzlük mü, kayıtsızlık mı bu, kör bir arzu mu? Sen bir yanda ben bir yanda mıyım? Her ikimiz de aynı düşünce miyiz? bu ayrık ayrılığın karıştırılmamak ve dengenin eşitliğini sağlamak için birbirlerinden ebediyen ayırdığı, bunun için yabancı olan, aynı ağır, yalnız ve hareketsiz düşünce miyiz? Gece, benim öteki gecede olduğum düşünce misin? Konuşan sadece cevap vermeyen bir sessizlikle cevap verdiğim, bütün soruları bana soran sadece sen misin? Sen her zaman, geride bıraktığım eskinin ciddi düşüncesi misin? Hala orada olabilir misin?
Bunun aramızda hiç bir şeyi değiştirmeyeceğini sanıyorum.
Aramızda, seni sorgulama olanağını bana veren mahremiyet ilişkisi oldukça , öyle sanıyorum ki sen kendin olarak kalacaksın.
Konuşan kim? Sen misin? sendeki ben miyim? sürekli aramızdan geçen ve kıyıdan kıyıya farklı farklı yankılanarak bize ulaşan fısıltı mı? Ah nasıl titriyorsun, bu durumda, yüz çevirerek seni kendisine doğru çektiğim sıkıntının önünden nasıl kaçıyor gibisin?
Korkmamalı. Bizi ayıran her durumda pek önemsiz bir şey: bir sukunet, bir korku anı, ama aynı zamanda da sukunet.
Soruna cevap olan geceyi istemiyor musun? Birbirimizde erimemiz gerekiyor. Senin için son olan bende kesinlikle başlangıç olacaktır. Çemberin mutluluğu çekmiyor mu seni? Seven hafıza, olmamış olanın hatırası. Bir umut gibi önceliyorsun beni, oysa ben aynı zamanda senin kavuşmak zorunda olduğun, kendi kendini kavuşturacağın şeyim. Düşün bunu, aşırı düşünceye ekle bunu.
Şu bir gerçek ki, ben de seninle orada, ufkun üstünde, karşımda duracak bir yüzle konuşur gibikonuşmak istiyorum hala. Görünmez yüz. Her zaman daha görünmez olan bu yüzün mekanı ve aramızdaki sukunet. Sanki bunu hatırlamak için, arzu ve hatırayı olabildiğince uzağa götürmek için ölmüştüm. Bir şey hatırlamak için mi ölünüyordu?
birlikte verdiğimiz mücadele bu, uzakla yakınız birbirimize, paylaştığımız her şeyde yabancıyız birbirimize, dokunulmaz olana dokunduğum ve beni mesafeli, senden oluşmuş ve beni senden ayıran bir mesafede tuttuğun mevcudiyettir bu...
Ah birlikte canlı olmuş olduğumuz gerçekse eğer...aramızdan akıp giden bu sözcüklerin bize bizden gelen bir şey söylemeleri mümkünse eğer..."
işte şimdi bir sigara!
sevgiler
jane
ps. ben bir qj olmalıyım ya da yazmadığımı benim için halihazırda yazdırmış olan bir yazgı olmalı...her ne haltsa...Blanchot, zikretmem gereken isim ama ne fark eder...
* qj: quote-jokey (bu daha hoş geldi kulağıma)
Benden mi uzaklaşıyorsun? Bana ait olmayan düşüncelerden mi, sana ulaşmayan bu sözcüklerden mi? Bana bir tehlikeyi haber vermek mi istiyorsun? Telaşlanıyorsun, telaşlanıyorsun, hissediyorum bunu. Beni de telaşlandırıyor bu.
Bir an şöyle uzandım. Nasıl huzurluyum senin yanında. Nasıl bir boşluk var burada. Susuyormuşuz gibi geldi bana. Küçük pencereden bir ışık hatırası giriyor içeri ve heryana nüfuz eden, boşluk meydana getiren ve boşluğun aydınlığı olan soğuk bir aydınlık bu. Kendine özgü bir titizlikle kesin biçimde sınırladığın ve dışarı artık burada hüküm sürdüğünden çıkamayacağım bu odayı çok iyi hatırlıyorum. Herşey ne kadar belirgin, hiç olmaması gerektiği kadar. Sen gölgeleri bilmiyorsun, senin oluşturduğun yeri sana, belki onu hiç görmeden anlatabilirdim...
dışarı doğru sarkarsamm...ama çıkmayacağım. Dolaşırken gördüğüm bütün bu insanlar, durmaksızın gelip gitmemizi gerektiren gecenin uğultusuna boyun eğmiş birbirinin benzeri bu yüzler: aldatıcı inanç, kısır acelecilik, gecenin soluk alıp vermesi olan hata. Bu acelecilik niye? Hangi yere doğru? Sözlerim de, benden ne olduğunu bilmediğim bir şeyi alıp götürdükleri bu yere doğru mu gidiyor? Onlarda boş bölgeye doğru çekimi hissediyorum, ama sen, neden benim bu uğultunun içinde akmamı engelliyorsun? Neden bütünüyle kendi dışımda olmamı esirgiyorsun benden, niçin, bir an herşeyin gittiği, herşeyin geri döndüğü hatadan uzaklaştırmak ister gibi bende konuşan benden ayırıyorsun beni? Sevdiğim şeyin yüzünü ve biçimini mi aldın? kimsin sen? Neysen o olamazsın sen. Ama birisisin. Kim, peki? Bunu soruyorum. Hatta sormuyorum bile. Ama sözlerimiz yalnızca öylesine hafif ki, sürekli soru biçiminde gösteriyorlar kendilerini.
Gündüz ve gece, gündüz ve gece. Oradayız biz işte ve sır yokluğu bizim şartımızdır. Daha önce açığa çıkmamış olan hiç bir şey açığa çıkmaz. Ve bu arada, seninle gizli konuşmak isterdim, herkese göre gizli, sana göre gizli. Yeni bir arzu gibi bu. Beni şaşırtan bir gelecek bu. Nefret etme benden ve senin üzerindebir saygısızlık ve etki gücü oluşturmak istediğimi sanma. Aramızda her cevabın dışlandığı anlaşıldı. Bana cevap verebilmeni istemezdim ve cevap vermeyen beni sessizliğe doğru bile çekmeyen suskunluğundan hoşnutum. Cevap vermek her ikimizin de çok uzun süre terk etmiş olmamız gereken bir bölgeye ait. Her cevap zaten dağılıp kaybolmamışsa, sana nasıl soru sorabilirdim?
Yaklaşmak isterdim, doğru bu, ama istemeden ve sana mı? sende seni aramak için mi? senin yerine gözlemek için mi? Emin olmamakla birlikte, aramızdaki mekanın büyüdüğünü çok iyi görüyorum. Hala boşluktan başka bir şey değil bu, ama küçük oda daha geniş, onu tek bir hatırada sarmalamak daha zor.
Öyle sanıyorum ki sen orada, her şeyden çok uzakta, bir şeye karşı mücadele ediyorsun ve bu mücadele çok yalnız, çok hareketsiz, çok gizli ve senin anlaşılmaz çekiminle, ağırlığınla koruduğun bizim hafiflik tinimizle ilgisiz. Niçin mücadele ediyorsun ve neden orada? sende belki acı olan bu titreme bizde neden sarhoşluk oluyor? Senin için ne yapabilirim? Senin için anı nasıl kolaylaştırabilirim? Benim için artık önemli olmayan , sende sürüp giden nedir? Kararsız biri olarak beni rahatsız edemeyecek kadar kırılgan bu belirsizlikle çok iyi uyuşuyorum...
içime işleyen bu belirsizliği, bu kadar hafifçe barındırmam hoşuna gitmiyor senin sanki: hatta neşeyle kabulleniyorum bu belirsizliği ben. Herşeyi biliyorum. Herşeyi biliyorum. Bilgisizliğe hiç bir borcu olmayan bu belirsizliğe hayranlık duymuyor musun? Ve bağrında kendi kendimizin hafifliğine hiç durmadan yeniden doğduğumuz sukunet de belirsizdir.
Burada senin ışığının aydınlattığı yerler var, senin ışığının aydınlattığı başka yerler de var, ayrıca yine aynı ışıkla daha başka yerleri de aydınlatıyorsun. Pencereden birçok ilginç ayrıntıyı fark edebilirdim, ama meraklı değilim bunlara: merakımın beni uzaklaştırmayı yeğleyeceği yerde olduğumuzu bilmek yeter bana.
Hatırla: gözler kapalı, ve ağız da kapalı. Büyük olasılıkla odada oldu bu, Göz kapaklarımın altında derin, kadifemsi uykunun muhafaza ettiği, düşlerin sürekli yeniden doğduklarını hissettikleri zengin ve sıcak bir siyahlık vardı; ve hiç kuşkusuz birçok parçamda ölmüştüm zaten, ama siyahlık hala canlıydı. Uzun süre, belki de ebediyen direndi. Siyahlığın yanında, belki de içinde duruyordum. Sabırsızlanmadan bekliyor, siyahlığın renksizleşeceği ve renksizleşirken son beyazlığı doğurmaktan geri durmayacağı anı hafiflik içinde gözlüyordum.
Sen ki,
yavaş yavaş yok olan ve bir an , açıkça görme hayali veren siyahlık mısın sen?
Kopmadan başkası olmayan sana bağlıyım. Bana yükleyeceğin o ağırlıkla hafifim. İyi biliyorum ki her halükarda yoksun ve bizi birbirimize bağlayan da bu.
Güçsüzlük mü, kayıtsızlık mı bu, kör bir arzu mu? Sen bir yanda ben bir yanda mıyım? Her ikimiz de aynı düşünce miyiz? bu ayrık ayrılığın karıştırılmamak ve dengenin eşitliğini sağlamak için birbirlerinden ebediyen ayırdığı, bunun için yabancı olan, aynı ağır, yalnız ve hareketsiz düşünce miyiz? Gece, benim öteki gecede olduğum düşünce misin? Konuşan sadece cevap vermeyen bir sessizlikle cevap verdiğim, bütün soruları bana soran sadece sen misin? Sen her zaman, geride bıraktığım eskinin ciddi düşüncesi misin? Hala orada olabilir misin?
Bunun aramızda hiç bir şeyi değiştirmeyeceğini sanıyorum.
Aramızda, seni sorgulama olanağını bana veren mahremiyet ilişkisi oldukça , öyle sanıyorum ki sen kendin olarak kalacaksın.
Konuşan kim? Sen misin? sendeki ben miyim? sürekli aramızdan geçen ve kıyıdan kıyıya farklı farklı yankılanarak bize ulaşan fısıltı mı? Ah nasıl titriyorsun, bu durumda, yüz çevirerek seni kendisine doğru çektiğim sıkıntının önünden nasıl kaçıyor gibisin?
Korkmamalı. Bizi ayıran her durumda pek önemsiz bir şey: bir sukunet, bir korku anı, ama aynı zamanda da sukunet.
Soruna cevap olan geceyi istemiyor musun? Birbirimizde erimemiz gerekiyor. Senin için son olan bende kesinlikle başlangıç olacaktır. Çemberin mutluluğu çekmiyor mu seni? Seven hafıza, olmamış olanın hatırası. Bir umut gibi önceliyorsun beni, oysa ben aynı zamanda senin kavuşmak zorunda olduğun, kendi kendini kavuşturacağın şeyim. Düşün bunu, aşırı düşünceye ekle bunu.
Şu bir gerçek ki, ben de seninle orada, ufkun üstünde, karşımda duracak bir yüzle konuşur gibikonuşmak istiyorum hala. Görünmez yüz. Her zaman daha görünmez olan bu yüzün mekanı ve aramızdaki sukunet. Sanki bunu hatırlamak için, arzu ve hatırayı olabildiğince uzağa götürmek için ölmüştüm. Bir şey hatırlamak için mi ölünüyordu?
birlikte verdiğimiz mücadele bu, uzakla yakınız birbirimize, paylaştığımız her şeyde yabancıyız birbirimize, dokunulmaz olana dokunduğum ve beni mesafeli, senden oluşmuş ve beni senden ayıran bir mesafede tuttuğun mevcudiyettir bu...
Ah birlikte canlı olmuş olduğumuz gerçekse eğer...aramızdan akıp giden bu sözcüklerin bize bizden gelen bir şey söylemeleri mümkünse eğer..."
işte şimdi bir sigara!
sevgiler
jane
ps. ben bir qj olmalıyım ya da yazmadığımı benim için halihazırda yazdırmış olan bir yazgı olmalı...her ne haltsa...Blanchot, zikretmem gereken isim ama ne fark eder...
* qj: quote-jokey (bu daha hoş geldi kulağıma)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder