13 Mayıs 2012 Pazar

33. MEKTUP; NERUDA İLE KEÇİ YOLUNDAN TEPEYE # 1

Ne muhteşem bir şey;  keçiyi el değmemiş bir tepenin eteğine aç susuz bırakıyorsun, otları dikenleri yiye yiye tepeye optimum bir güzergah çiziyor; iyi kötü bir yol açıyor.

Öyle bir tepeye bakıyordum. Oldum olası tepeye varan keçi yolları beni cezbetmiştir.  Çıkmaya niyetliydim, mevsim itibariyle otlar ve dikenler bayağı boyluydular. Bunu çok umursamıyordum,  daha çok keçinin takip ettiği yolu henüz aşağıdayken tespit etmeye çalışıyordum. Çünkü keçi kimi zaman bir yere kadar gider, sonra keyfine göre geri dönüp başka bir yerden gitmeye karar verir; böyle bir durumda senin de geri dönmen icab eder ki bu sana zaman kaybettirir. Oysa güneş inişe geçmişti ve tepeye vardıktan sonra maksimum yarım saat içinde batacak gibi görünüyordu. Neruda da yanımdaydı. Ona baktım, eliyle ve tatlı bir baş hareketiyle “önden buyur” işareti yaptı. Ben de tırmanışa başladım. Neruda da hemen ardımdan ilerliyordu; kısa ama düzenli solukları ensemdeydi.  ilerlemiş yaşına rağmen arayı fazla açmayışına şaşkındım. Antrenmanlı olduğu her halinden belliydi. Hiç konuşmuyorduk. Zaten herkes kendini alıyor yanına meşakkatli yolculuklara çıkarken.
Ve,
Tırmanışa geçmeden önce sağlam bir asa a edinmek önemlidir. Ağaçtan sağlam bir dal… Üzerinden atlayamayacağın diken öbekleriyle karşılaştığın zaman asanla dikenleri bir tarafa yatırıp kendine yol açabilirsin; biraz çizilmeyi göze alman gerekir ve ben bunu iyi beceririm. Büyük öbeklerle karşılaştığımda bedenimi iyice inceltip bir çizgi haline gelmeye çalışırım; sonra ustalıkla asamı dikenlerin üstüne bastırır onları uygun tarafa yatırırım, tek bir nefeste açtığım yarıktan bedenimi diğer tarafa geçiririm. Ve  bu harika hissettirir geriye dönüp bakınca,  asamı üstlerinden çeker çekmez dikenler eski halini alır; yol hiç gidilmemiş olur. Baktım Neruda da benim yaptığımı yapıyordu. Fark ettim; her aştığı diken öbeğinden sonra geriye dönüp bakıyor; nefes alıyordu.
Dikenlerden başka bir de kayalar vardır oynak,  önce asayla yoklamak ve çok temkinli basmak lazımdır özellikle dengen zayıfsa ve bedeninin ağırlığını taşıma yeteneğin gelişmemişse…  Böyle sıkıntılarımız yok Allahtan Neruda’yla bizim.



Haklıydım tepeye vardığımızda güneşin batışına yetişmiştik. Neruda’ya baktım. Kaşları çatık dudaklarındaysa tonton bir ifadeyle sık nefes alıp veriyordu. Kaşlarının çatıklığı yaşlılık kırışıklığındandı, oysa dudaklarında mutlu bir tebessüm var gibiydi. Yani yorulduğunda enteresan bir hal alıyordu Neruda’nın yüzü.  Öylece durduk biraz, sırtını yaslayabileceği bir yer olursa rahat edeceğini düşünerek Neruda için bir ağaç aradım ve buldum. Oturduk yan yana, birer sigara yaktık. Tüttürdük. Ben bir iki kare fotoğraf çektim ard arda. sessizliğimizin keyfine vardık bir süre.  

Bir adam doğdu niceleri arasında,  diye kırdı sessizliğini Neruda.
Durdu. 
Başımı hiç çevirmedim ondan tarafa,
Elimde ağaçtan kopmuş bir dalla toprakla oynamaya başladım.
Aslında heyecanlanmıştım, ama hissettiğim yoğunlukla onu bozmak istemedim.

Ki doğdular,
Yaşadım nice adam arasında
Ki yaşadılar…
‘Ben de-
Ama bahsetmeyelim diğerlerinden şimdi.
Bana o adamı söyle’ dedim.
Gülümsedi ve sırtımı sıvazladı.

Söz açmayalım tarihten
Topraktan söz açalım.


Toprağa çevirdim yüzümü,
Gökyüzüne bakmaktan sık sık toprağa bakmayı unutuyordum.
Toprağın bir yüzü vardı ve ne hayatlar aslında karman çorman,
Kökleriyle tutunanlar, hiç tutunamayıp yaprak gibi rüzgârda savrulanlar,
Çekirgeler, karıncalar, karıncayiyen oyukları, çer çöp. 
Dalmıştım.
Ülkesidir Parral kışın doğan kimsenin. dedi Neruda, ana düştüm yine.
“Parral” dedim evet.
Hiç duymamıştım.
Ve devam etti.






Belirsiz bir doğuş oldu bu varış, geç
Ve yavaş bir doğuş oldu gerçekten,
Yoklamak oldu hem de, tanımak, tiksinmek, sevmek
Bütün o çiçeği olan, üstelik dikenleri olan şeyleri.

Güneş iniyordu, ortalık hafif puslu bir turunculuğa bürünmüştü
Gözlerimi kapattım bir an için, hayal etmeye daldım
Henüz çocuk olan adamı
Ah o yavaş çocukluk…
Eliyle işaret etti bir sigara daha yakmak istedi Neruda,
Yaktık.
İlk nefesini derin alıp devam etti.
Kim oldum? Ne oldum? Ne olduk?
Karşılık yok.
Geçtik.
Olmadık.
Öyleydik.
 Başka ayaklar,
Başka eller, başka gözler,
Herşey durum değiştirdi yaprak yaprak ağaçta.
Ama sende?
Değişti derin, saçların, belleğin,
Sen o olmadın,
Koşa koşa geçti o çocuk
Bir ırmağın ardından, bir bisikletin ardından,
ve devinimle
yaşamın geçip gitti o dakikada.
Sahte kimlik izledi adımlarını
Saatler rıhtıma bağlandı günden güne,
Ama sen değildin daha, geldi öteki,
Öteki sen, sonra bir öteki,
sen sen oluncaya dek,
Sen koparıncaya dek kendini
Yolcunun kendisinden
trenden, vagonlarından yaşamın,
başkası bilmekten kendini,
ilerleyenden...
Ağaçtan kopan ince bir dal Neruda’nın burnuna çarptı.
Neruda’nın burnu kaşındı.
Tam da ‘başkası bilmekten kendini’ demişken
Bu yüzden ‘ilerleyenden’ pek cılız çıktı ağzından.
Beni bir gülme aldı.
Gülümsedi o da.
Sonra dizime vurdu  iki kez hafifçe
Dedenin torununun dizine vurması gibi bir şefkatle;
Sözü almamı istiyordu,  ileriye güneşe çevirirken yüzünü.

Dedim ki;
Yaşadım niceleri arasında ve sustum.
Çünkü seyretmektir en sevdiğim,
Ve ŞİİRdir senin yazdığın, ara ara söylediğim,
Şöyleydi ya:

Ve o zamanlar oldu bu…
Şiir aramaya geldi beni.
Bilmem ki bilmem ki nerden çıkıverdi,
Kıştan mı, ırmaktan mı?
Bilmem ki nasıl, ne zaman,
Değil, sesler değildi bu,
Sözcükler, ya da sessizlik değildi,
Bana bir sokaktan sesleniyordu,
Gecenin dallarından,
Başkaları arasında ansızın,
Yanan ateşler arasında
Ya da yapayalnız dönüşte,
Oradaydı, yoktu yüzü dokunuyordu bana,

Ne diyeceğimi bilemiyordum,
Ağzımsa bilemiyordu adlandırmayı,
Kördü gözlerim,
Bir şeyler çarpıyordu içime
Ateş gibi, yitik kanatlar gibi,
Bir başıma geliştim usul usul,
Uğraşıp çözerek
Bu yangıyı
Ve ilk anlaşılmaz satırı yazdım,
Anlaşılmaz, temelsiz, saf
Ahmaklığı,
Saf bilgisini
Hiç bir şey bilmeyen kimsenin,
Ve gördüm birden bire
Benek benek apaçık göğü,
Gezegenleri
Saf fidanlıkları,
Delinmiş,
Göz göz olmuş
Gölgeyi oklarla, ateşle, çiçeklerle,
Sürükleyip götüren geceyi, evreni,

İşte ben, en ufak yaratık,
Gizem görünümünde ve biçimindeki
O büyük
O yıldızlı boşlukla şaşkın,
Sezdim uçurumun
Saf bölümünü,
Yuvarlandım yıldızlarla,
Yüreğim çözüldü rüzgarda…

Sırtımı sıvazladı yine, bana döndü ve tatlı tatlı konuştu;

Şiir o yıldızlı ortak hazine
Aramaya çıkmak gerekiyordu
Aç karnına ve kılavuzsuz
Kalan şeyi dünyada senden,
Aya özgü aydınlığı, gizli başağı

Anahtar yalnızlıktan kalabalığa
Yitiyordu sokaklarda, ormanda,
Altında taşların, ve trenlerde.

İlk damgadır karanlık gidiş
Bir bardak suyun verdiği ağır sarhoşluk,
Hiçbirşey yemeden doymuş gövde
Gururuyla dilenen yürek

Ve daha nice şey
Kitapların söylemediği
Bir sevinçsiz görkemle dolu
Ezen taşı yavaşça koparıp atmak
Eritmek yavaşça maden filizini ruhun
Sen okuyan kimse oluncaya dek,
Su senin ağzında şarkı söyleyinceye dek.
Kolay iştir bu su içmek kadar
Boyuna doğmak kadar zor iştir de

Bir garip görevdir senin aradığın
Aranınca saklanan
Çatlak çatıdaki bir gölgedir ya o
her oyuğunda bir yıldız vardır.


Güneş karşıdaki tepenin üstüne düşmeden önce bir bulutun ardına gizlendi
Belki de bulut batışını gizlemek istedi bizden bilemem ama;
Güneş batınca sinekler üşüştü birden
Neruda’nın sohbetinden sebepleniyorlardı belli
                  
“Güneş battı ama var karanlığa daha
Meraktayım çocuğu büyüt biraz da inişe geçelim artık”
Dedim.
İnmek gerekirdi çünkü
Mevsim hala limoni,
Güneş battı mı  Neruda üşür, ben üşürüm, keyfimiz kaçar.
 
Sırtıma vurdu pat pat, son sigaraları yaktırdı,
Yine derin çekti ilk nefesi
Çocuğun maskesi değişti
Düzelir oldu acınacak durumu
Yatıştı güçlü devingenliği
İyi dayandı iskelet
Dayandı kemik çatkısı
Gülümseme,
Yürüyüş,
Havadan bir çalım,
Yankısı o çıplak çocuğun
Ki ortaya çıktı bir şimşekten,
Gene de bu büyüme bir giysi gibi oldu:
İnsan başkasıydı ve kendinde taşıyordu onu iğreti.

Baktı bana, güldü.
Böyle oldu bu işler bende…
Dedi.
Kalktık,
“Yarın da benimle gel, daha dinlemek istiyorum” dedim.
 ama bu kez yıldızlara kadar kalalım,
ben ayarlayacağım her şeyi…

olur der gibi başını salladı, yine sırtıma dokundu ve beni inişe davet etti. Önden buyurdum asama tutunarak. Bu kez Neruda geriden geliyordu, Hışırtıları duyuyordum ama öyle çıkıştaki gibi hemen ardımda değildi.Dert etmedim, “herkes kafasına göre” diye düşündüm. Hem şair adamların işine karışılmaz öyle. Belki biraz da kaybolmak istiyordur dedim. Bense eve kadar koşmak istiyordum, içimden öyle geliyordu. Aşağı iner inmez bağırdım “Pablooo,  yine güneş inişe geçerkennnn ... yarınn…” sonra da eve kadar koştum.
(Devamı var…)





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder