14 Mayıs 2012 Pazartesi

34.MEKTUP; NERUDA İLE KEÇİ YOLUNDAN TEPEYE # 2


Küçük bir sahil kasabası için oldukça hareketli bir Pazar yaşanıyordu; bir önceki akşam, Fenerbahçe Galatasaray derbisi oynandığı esnada 3 ev soyulmuş; geceden sabaha malumat hızla çarşıya yayılmış bir telaş başlamıştı. Evlerden birinin çarşının neredeyse en işlek yerinde olması insanları son derece tedirgin etmiş görünüyordu; fırıncı Pazar günlerine özel çıkarttığı poğaçaları bugün çıkartmamış dükkânın önünde, gelenle gidenle vah vah tüh tüh yapıyordu. Poğaça hayallerim suya düşmüştü böylelikle. Mevzu derbinin nasıl bu kadar önüne geçmişti diye merak ettim ve ben de ne olmuş, nasıl olmuşçular güruhunun arasına karıştım. Durumun vahametini anlamam yarım saatimi aldı zira çok çeşitli spekülasyonlar yapılıyordu. En sağlıklı bilgiyi yine sağlık ocağının hemen yanındaki eczacı verdi. Meğer şüpheliler hâlihazırda çarşının biraz ilerisinde kirada oturan, yaşları 11 ila 20 arasında değişen 4 erkek kardeşmiş.  Neden onlardan şüphelendiklerini sorduğumda ufak olan kardeşlerden ikisinin geçenlerde muzaffer amcanın bahçesinden erik çalarken yakalandıklarını; 20 yaşında olan ağabeyin de bir hafta önce soyulan bir diğer evin etrafında dolaşırken görüldüğünü gerekçe gösterdi eczacı Ayhan Bey. Ayrıca evlerden çok anlamsız şeyler aldıklarını; bazı değerli şeylere de, ortalıkta olmasına rağmen hiç dokunmadıkları için hırsızların profesyonel olmadıkları çıkarımının yapıldığını anlattı.  Amatör ruh iyidir dedim.  Yine de pek de sakin olmayan belde sakinlerinin asıl rahatsızlığı jandarmanın tavrıydı. Çünkü soyulan üç evden de, tüm dolapların çekmecelerin didik edilmiş olmasına rağmen dişe dokunur bir şey çalınmamıştı. Jandarma gece soyulan evlere gelip zabıt tutmuş hatta parmak izi almış; yine de hırsızların yakalanması hususunda tatmin edici bir iştah göstermemişti.  Bir rivayete göre uzman jandarmalardan biri “ee hükümet bizimle uğraşacağına afla saldığı hırsız uğursuzla uğraşsın biraz.”  demiş. Bu cümle kulaktan kulağa kasabanın bir ucundan diğer ucuna dolaşacaktı akşama kadar belliydi.











Güneş cezbediciydi hafif rüzgar da vardı, bende kulaklığı kulağıma taktığım gibi kırlık tepelere çıkıp biraz pastoral takılayım fotoğraf filan çekeyim; oradan da Neruda’yla buluşmaya bağlarım dedim. İşte çiçeklerde yedi renk, börtü böcek hışır hışır bildiğin bahar;  sonra güzeller güzeli bir kelebek bana poz verdi.  Bu kareler çıktı ortaya vs.







Saat 6’ya doğru tepenin eteğine varmıştım, çantamdaki teçhizatı kontrol ettim Neruda’yı beklerken,  tırmanış asamı sakladığım yeri buldum,  beklerken müzik dinleyeyim dedim, playlistimde sıra bu parçaya gelmişti;
Bu parçayı dinlerken ve biraz da toplamak için kekik ararken üstüme bir gölge çöktü, güneş büyük bir bulutun altına girdi ve ortalık ağırlaştı birden,  gökyüzüne bir baktım başımın üstündeki bulutlar bu haldeydi, 




yağmur geliyordu. Oysa hava durumuna bakmıştım bugün açık olacaktı güya.  Neruda da ortada yoktu, tepeye çıkmaya karar verdim, yağmur yağarsa tepeden manzara nefis olabilirdi, çantama bir tek yağmurluk koymamıştım ama ıslanmaktan çekinmiyordum.  Güzel birkaç an yakalamıştım,
sonra yarı yolda bu fotoğrafı çektim.



 Tepeye vardığımda Neruda çoktan yerini bulmuş, ağaca sırtını yaslamış yağmuru bekliyordu. Hemen çantamı yanına bıraktım ve yağmurun gelişini fotoğrafladım.







Herşey bir iki dakika içinde oldu ve bu karelerin ardından bir sağanak geçti.

Ben de bulutlar bize kızmaz sanıyordum.




Yağmur bittiğinde fondaki müzik de değişmişti.  



Kulaklığımın bir tekini Neruda’ya uzattım, bir de sigara yaktık, bulutun arkasından boynunu uzatmaya çalışan güneşi seyrettik bir süre.

Herşey hazırdı göğün gözyaşları boşaltmasına,
Cömert gök tek ve tatlı gözkapağından saldı gözyaşlarını buz kılıçları gibi,
Bir otel odası benzeri dünya kapandı;
Gök, yağmur ve uzay.

Dedi Neruda,

Oysa ben gerçekten bu kadar kızacağını sanmıyordum bulutların,
Benim için yazdıkları ne varsa
Görmez gibi okuyorum gerçekten
Bana yöneltilmemiş gibi
O haklı ya da kıyıcı sözler,
Yadsıdığım falan yok
İyi gerçeği kötü gerçeği,
Başka şeyden söz ediyorum
Tenimden, saçlarımdan, dişlerimden,
Yandığım şeyden mutsuz saatlerde
Gövdemle gölgemden söz ediyorum.

Niçin diye sordum kendime, sordular bana
Sevgisi de sessizliği de olmayan başka biri açar çatlağı
Ve niçin bir çiviyle vura vura
Ulaşır…
Niçin uzaktan gördüğüm dokunur bana,
Ben ki var olmayanım, çıkmayanım dönmeyenim,
Korkuyorum arasıra
Uzak ırmağın yanında yürümekten,
Korkuyorum bakmaktan yanardağlara
Ki her zaman tanıdım, onlar da beni tanır;
Belki yukarıda aşağıda
Beni inceliyor şimdi su, ateş
Açmadığımı düşünüyorlar gerçeği daha;
Bir yabancı olduğumu,
   
Böylece üzüntü içinde okuyorum,
Üzüntüden daha iyisinin belki de görünmeyenle ilişki kurmak,
Onun öfkesi, ya da ondan haber gelmesi olduğunu
Ama biliyorum ki bütün bu sözler
Ayırabilecekti beni yalnızlıktan
Hiç durmadım üzerinde geçtim.
Kızmadım kendime, yadsımadan kendimi,
Sanki bunlar yazılan mektuplarmış gibi başkalarına
Hem bana benzeyen hem de uzak
Onlara benden, evet, yitik mektuplar…

Neruda sarma tütün getirmiş yanında, ben bunları söylerken incecik bir sigara sardı ve bana uzattı, yaktım. Bana dedi ki;
Ağlarsan iyileşir kendi öz yaran,
Şarkı söylersen iyileşir kendi öz yaran
Yaşam bir boşluğun durmadan yenilenmesi
Biz kendimiz olamayacak denli geç kalmışlarız;
Olmak ya da olmamak, yaşam bu işte.
Bu kıyıcı damgalar var sadece geçmişimden
Gene de bu acılar söylüyor bana var olduğumu…
Değil yalnız deniz, değil yalnız kıyı, köpük,
Güçleri boyuneğme nedir bilmeyen kuşlar,
Değil yalnız şurada buradaki kocaman gözler,
Değil yalnız yaslı gece ve gezegenleri,
Değil yalnız orman ve yüksek kalabalığı,
Acı da evet, acı da ekmeğidir insanın.

Sonra sordu:
Ya sen ne yapıyordun aşkla, acıyla açılmış oyuğa kavuşmadan önce
Bense ne arıyordum arasında yeryüzü yapraklarının?
Dedim ki;
Kalbimi yokluyordum sürekli,
Öyle hiçten şeyler buldum ki içimde,
Kendi elimi daldırarak açtım ben o oyuğu
Oyukta biriktirdiklerim besinim suyum
Onunla yaşıyorum
Yani
Sonsuzluğu buldum oyuğumda,
Ve
‘Benim o kimse’ diyeceğim, bırakmak için şu yazılı bahaneyi;
Benim yaşamım bu…
Sense bana ozanı anlatacaksın bugün…
Ozan dedi Neruda,
Orada duruyordu liriyle
Ve dağın kokulu bir ağacından kesilmiş değneğiyle
Daha çok acı çekerken bu adam
Daha çok şey biliyordu,
Daha iyiydi şarkısı
Bulmuştu yeniden insanlık ailesini
Yitmiş analarını babalarını
Sonsuz kalabalığını
Alıştı böylece binlerce kardeşi olmaya
İnsan artık bu durumda yalnızlık çekmez
Ve sonra liri ve ormandan kesilmiş değneğiyle
Kıyısında gürül gürül ırmağın
Ne bir şeyin olduğu vardı
Ne bir şey olur gibi görünüyordu
Kayan sudan başka belki kendi üstüne
Ve çağıldayan yola çıkıp saydamlıktan
Çeviriyordu suyu orman demir rengiyle
Orada saf noktaydı su
En mavi aşama
Gezegenin kımıldamaz merkezi
İşte ozan oradaydı liriyle
Arasında kayaların ve çağıldayan suyun
Hayır bir şey yoktu beliren
Derin sessizlikten başka
Nabzından, gücünden başka doğanın
Ne varki ağır bir aşk yazılıydı alnında
Ve öfkeli bir övünç;
Çıktı ormanların içinden, suların içinden
Kendisiyle birlikte gidiyordu
Kılıç gibi parlayarak şarkısının ateşi.

Uyuyakalmışım,
Uyandığımda Neruda gitmişti,
Benim için bir tane sigara sarmış, kara ada şiirlerinin üstüne bırakmıştı.
Yaktım, bulutlar hala dağılmadığı için gökyüzünde yıldız da görünmüyordu.   
Çantamın içinden fenerimi buldum, usul usul tepeden aşağıya indim.


yarın istanbul, yağmur yağmasa bari...
sevgiler
jane



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder