Küçük bir sahil kasabası için oldukça hareketli bir Pazar yaşanıyordu;
bir önceki akşam, Fenerbahçe Galatasaray derbisi oynandığı esnada 3 ev
soyulmuş; geceden sabaha malumat hızla çarşıya yayılmış bir telaş başlamıştı. Evlerden
birinin çarşının neredeyse en işlek yerinde olması insanları son derece
tedirgin etmiş görünüyordu; fırıncı Pazar günlerine özel çıkarttığı poğaçaları
bugün çıkartmamış dükkânın önünde, gelenle gidenle vah vah tüh tüh yapıyordu. Poğaça
hayallerim suya düşmüştü böylelikle. Mevzu derbinin nasıl bu kadar önüne
geçmişti diye merak ettim ve ben de ne olmuş, nasıl olmuşçular güruhunun
arasına karıştım. Durumun vahametini anlamam yarım saatimi aldı zira çok
çeşitli spekülasyonlar yapılıyordu. En sağlıklı bilgiyi yine sağlık ocağının
hemen yanındaki eczacı verdi. Meğer şüpheliler hâlihazırda çarşının biraz
ilerisinde kirada oturan, yaşları 11 ila 20 arasında değişen 4 erkek
kardeşmiş. Neden onlardan şüphelendiklerini
sorduğumda ufak olan kardeşlerden ikisinin geçenlerde muzaffer amcanın
bahçesinden erik çalarken yakalandıklarını; 20 yaşında olan ağabeyin de bir
hafta önce soyulan bir diğer evin etrafında dolaşırken görüldüğünü gerekçe
gösterdi eczacı Ayhan Bey. Ayrıca evlerden çok anlamsız şeyler aldıklarını;
bazı değerli şeylere de, ortalıkta olmasına rağmen hiç dokunmadıkları için
hırsızların profesyonel olmadıkları çıkarımının yapıldığını anlattı. Amatör ruh iyidir dedim. Yine de pek de sakin olmayan belde
sakinlerinin asıl rahatsızlığı jandarmanın tavrıydı. Çünkü soyulan üç evden de,
tüm dolapların çekmecelerin didik edilmiş olmasına rağmen dişe dokunur bir şey
çalınmamıştı. Jandarma gece soyulan evlere gelip zabıt tutmuş hatta parmak izi
almış; yine de hırsızların yakalanması hususunda tatmin edici bir iştah
göstermemişti. Bir rivayete göre uzman jandarmalardan
biri “ee hükümet bizimle uğraşacağına afla saldığı hırsız uğursuzla uğraşsın
biraz.” demiş. Bu cümle kulaktan kulağa
kasabanın bir ucundan diğer ucuna dolaşacaktı akşama kadar belliydi.
Güneş cezbediciydi hafif rüzgar da vardı, bende kulaklığı kulağıma taktığım gibi kırlık tepelere çıkıp biraz pastoral takılayım fotoğraf filan çekeyim; oradan da Neruda’yla buluşmaya bağlarım dedim. İşte çiçeklerde yedi renk, börtü böcek hışır hışır bildiğin bahar; sonra güzeller güzeli bir kelebek bana poz verdi. Bu kareler çıktı ortaya vs.
Saat 6’ya doğru tepenin eteğine varmıştım, çantamdaki teçhizatı kontrol ettim Neruda’yı beklerken, tırmanış asamı sakladığım yeri buldum, beklerken müzik dinleyeyim dedim, playlistimde sıra bu parçaya gelmişti;
Bu parçayı dinlerken ve biraz da toplamak için kekik ararken
üstüme bir gölge çöktü, güneş büyük bir bulutun altına girdi ve ortalık
ağırlaştı birden, gökyüzüne bir baktım
başımın üstündeki bulutlar bu haldeydi,
yağmur geliyordu. Oysa hava durumuna bakmıştım bugün açık
olacaktı güya. Neruda da ortada yoktu,
tepeye çıkmaya karar verdim, yağmur yağarsa tepeden manzara nefis olabilirdi,
çantama bir tek yağmurluk koymamıştım ama ıslanmaktan çekinmiyordum. Güzel birkaç an yakalamıştım,
sonra yarı yolda bu fotoğrafı çektim.
Tepeye vardığımda
Neruda çoktan yerini bulmuş, ağaca sırtını yaslamış yağmuru bekliyordu. Hemen
çantamı yanına bıraktım ve yağmurun gelişini fotoğrafladım.
Herşey bir iki dakika içinde oldu ve bu karelerin ardından bir
sağanak geçti.
Ben de bulutlar bize kızmaz sanıyordum.
Yağmur bittiğinde fondaki müzik de değişmişti.
Kulaklığımın bir tekini Neruda’ya uzattım, bir
de sigara yaktık, bulutun arkasından boynunu uzatmaya çalışan güneşi seyrettik
bir süre.
Herşey
hazırdı göğün gözyaşları boşaltmasına,
Cömert
gök tek ve tatlı gözkapağından saldı gözyaşlarını buz kılıçları gibi,
Bir
otel odası benzeri dünya kapandı;
Gök,
yağmur ve uzay.
Dedi Neruda,
Oysa ben gerçekten bu kadar kızacağını sanmıyordum
bulutların,
Benim için yazdıkları ne varsa
Görmez gibi okuyorum gerçekten
Bana yöneltilmemiş gibi
O haklı ya da kıyıcı sözler,
Yadsıdığım falan yok
İyi gerçeği kötü gerçeği,
…
Başka şeyden söz ediyorum
Tenimden, saçlarımdan, dişlerimden,
Yandığım şeyden mutsuz saatlerde
Gövdemle gölgemden söz ediyorum.
Niçin diye sordum kendime, sordular bana
Sevgisi de sessizliği de olmayan başka biri açar çatlağı
Ve niçin bir çiviyle vura vura
Ulaşır…
Niçin uzaktan gördüğüm dokunur bana,
Ben ki var olmayanım, çıkmayanım dönmeyenim,
Korkuyorum arasıra
Uzak ırmağın yanında yürümekten,
Korkuyorum bakmaktan yanardağlara
Ki her zaman tanıdım, onlar da beni tanır;
Belki yukarıda aşağıda
Beni inceliyor şimdi su, ateş
Açmadığımı düşünüyorlar gerçeği daha;
Bir yabancı olduğumu,
Böylece üzüntü içinde okuyorum,
Üzüntüden daha iyisinin belki de görünmeyenle ilişki kurmak,
Onun öfkesi, ya da ondan haber gelmesi olduğunu
Ama biliyorum ki bütün bu sözler
Ayırabilecekti beni yalnızlıktan
Hiç durmadım üzerinde geçtim.
Kızmadım kendime, yadsımadan kendimi,
Sanki bunlar yazılan mektuplarmış gibi başkalarına
Hem bana benzeyen hem de uzak
Onlara benden, evet, yitik mektuplar…
Neruda sarma tütün getirmiş yanında, ben bunları söylerken
incecik bir sigara sardı ve bana uzattı, yaktım. Bana dedi ki;
Ağlarsan
iyileşir kendi öz yaran,
Şarkı
söylersen iyileşir kendi öz yaran
Yaşam
bir boşluğun durmadan yenilenmesi
Biz
kendimiz olamayacak denli geç kalmışlarız;
Olmak
ya da olmamak, yaşam bu işte.
Bu
kıyıcı damgalar var sadece geçmişimden
Gene
de bu acılar söylüyor bana var olduğumu…
Değil
yalnız deniz, değil yalnız kıyı, köpük,
Güçleri
boyuneğme nedir bilmeyen kuşlar,
Değil
yalnız şurada buradaki kocaman gözler,
Değil
yalnız yaslı gece ve gezegenleri,
Değil
yalnız orman ve yüksek kalabalığı,
Acı
da evet, acı da ekmeğidir insanın.
Sonra sordu:
Ya
sen ne yapıyordun aşkla, acıyla açılmış oyuğa kavuşmadan önce
Bense
ne arıyordum arasında yeryüzü yapraklarının?
Dedim ki;
Kalbimi yokluyordum sürekli,
Öyle hiçten şeyler buldum ki içimde,
Kendi elimi daldırarak açtım ben o oyuğu
Oyukta biriktirdiklerim besinim suyum
Onunla yaşıyorum
Yani
Sonsuzluğu buldum oyuğumda,
Ve
‘Benim
o kimse’ diyeceğim, bırakmak için şu yazılı bahaneyi;
Benim
yaşamım bu…
Sense bana ozanı anlatacaksın bugün…
Ozan
dedi Neruda,
Orada
duruyordu liriyle
Ve
dağın kokulu bir ağacından kesilmiş değneğiyle
Daha
çok acı çekerken bu adam
Daha
çok şey biliyordu,
Daha
iyiydi şarkısı
Bulmuştu
yeniden insanlık ailesini
Yitmiş
analarını babalarını
Sonsuz
kalabalığını
Alıştı
böylece binlerce kardeşi olmaya
İnsan
artık bu durumda yalnızlık çekmez
Ve
sonra liri ve ormandan kesilmiş değneğiyle
Kıyısında
gürül gürül ırmağın
Ne
bir şeyin olduğu vardı
Ne
bir şey olur gibi görünüyordu
Kayan
sudan başka belki kendi üstüne
Ve
çağıldayan yola çıkıp saydamlıktan
Çeviriyordu
suyu orman demir rengiyle
Orada
saf noktaydı su
En
mavi aşama
Gezegenin
kımıldamaz merkezi
İşte
ozan oradaydı liriyle
Arasında
kayaların ve çağıldayan suyun
Hayır
bir şey yoktu beliren
Derin
sessizlikten başka
Nabzından,
gücünden başka doğanın
Ne
varki ağır bir aşk yazılıydı alnında
Ve
öfkeli bir övünç;
Çıktı
ormanların içinden, suların içinden
Kendisiyle
birlikte gidiyordu
Kılıç
gibi parlayarak şarkısının ateşi.
Uyuyakalmışım,
Uyandığımda Neruda gitmişti,
Benim için bir tane sigara sarmış, kara ada şiirlerinin
üstüne bırakmıştı.
Yaktım, bulutlar hala dağılmadığı için gökyüzünde yıldız da
görünmüyordu.
Çantamın içinden fenerimi buldum, usul usul tepeden aşağıya
indim.
yarın istanbul, yağmur yağmasa bari...
sevgiler
jane
yarın istanbul, yağmur yağmasa bari...
sevgiler
jane
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder