30 Ekim 2012 Salı

51.MEKTUP; NERVAL'LE BAŞLAYIP JOYCE'A BAĞLAYAN RUH HALİ


Debussy dinleyelim mi bayım?



Bir de ayı görmüşsünüzdür herhalde bu gece… Biraz fazla parlak değil mi?

“Sonsuz gece üzerimizde ve karanlık korkutucu. Herkes güneşin sonsuza dek kaybolduğunu anlayınca ne olacak?” demeseymiş keşke Nerval.

Bir vakit bulup yazamadım, üstelik biraz da mutsuz bir mektup olmuş bir önceki… 
oysa mutsuz değilim.  Genel olarak mutsuz biri değilim, keyifsiz olduğum anlar olabiliyor doğrudur,  ama mutsuz asla…

Hani ara sıra, sırf geyik olsun diye “allam çok mutsuzumm” gibi cümleler kurabiliyorum, mesela geçenlerde birine “6. Sigarayı bırakma girişimimin 3. günündeyim, çok mutsuzum, hayatta beni mutlu edebilecek hiç bir şey yok. Böyle hissediyorum” derken tabi ki abartıyordum. 

Senin mesela, genelde ciddi bir ifaden var ama bazen seni gülerken yakalıyorum, ve sen gülerken yüzünü gördüğümde;  “işte! aslında hiç mutsuz olamayan biri daha..” diyorum. Şimdi itiraf et, mutsuzluk uydurma bi’şey değil mi?  Noel Baba gibi.  

Keyifsizlik, sükutu hayale uğramışlık, üzgünlük, bi’şeye sarmışlık,  kafası bozukluk, cin şeytan tepesine çıkmışlık…bunlar var mesela.

Ama mutsuzluk bi’de umutsuzluk bunlar uydurma bence…

Kafamı biraz karıştırdığını itiraf ediyorum şimdi bütün bunların, üstelik libidomun aldığı vaziyetten hiç bahsetmeyeceğim ki tamamen mevzu dışı zaten.  Diyeceğim o ki; insan düş’üne de trip atabiliyor, kendi tutarsızlığının yanağını kızartmasına da huzursuzlanabiliyor, olabiliyor yaşadıkça insan evladı. Olabiliyor deyince sanki dünya da duruyor işte, öyle değil mi? çekilmez biri yapan beni kendimi sürekli affetme eğiliminde oluşum.

Neyse bunları demeyecektim aslında

Diyecektim ki,

Sürekli ana yoldan sapasım var,
Bugün tünel’den gitmem gerkirken sahil yoluna saptım yine… 
Radyoda dj bi parça giriyor, artık bilmem ne… hoop bi bakıyorum denize paralel bi’ hallerdeyim.
Balıkçılara bağımlı oldum sanki
Sahilde sabah akşam balık tutan insanların olduğunu bilmek tarifsiz bir rahatlama benim için.
Birgün aralarına karışırsam kendimi ideolojik olarak tamamlanmış hissedeceğim
Henüz cesaretim yok buna
Yani her hangi bir şekilde tamamlanmış hissetmeye hazır olduğumu düşünmüyorum. (Bu konuda yine bir cin fikrim var muhakkak)
Onlar bunu bilmiyorlar ama ben hergün onları görmek için
boktan tarabya otelinin bitmek bilmeyen inşaat pisliğinin daralttığı bozuk yoldan gitmeyi tercih ediyorum.  
Bir de, hangi parfümü kullanıyorsun acaba bilmek isterdim.

Sonra bütün okul hayatım boyunca biyolojiden hep çaktım ben, mesela bitkilerle ilgili hiç bişeyden anlamıyorum, çiçeklerin isimlerinden bihaberim; ama zaten o isimler gerçek isimleri değil… onun için karar verdim bitkilerin gerçek isimlerini öğreneceğim, bir de hangi bitkiler hangi mevsimlerde açıyorlar, hangi iklimlerde yetişiyorlar filan…  Gerçekten, samimiyetle söylüyorum bitkilerle haşırneşir olan insanlara çok imreniyorum.  Benim se bitkilerle ilgili bildiklerim; kardelenin karda açtığı, ada çayının çay yapılmaması gereken türlerinin olduğu, Atatürk’ün kasımpatı sevdiği,  papatyanın kokusundan hiç hoşlanmadığım, zakkumun zehirli olduğu, manolya’nın koklayınca solduğu, aloe vera’nın yanıklara iyi geldiği, incir ağacının evin bahçesine dikilmemesi gerektiği gibi son derece fundamental. Bir izlenimci ruha yakışmıyor bu duyarsızlık. Bu kış bu mevzuya ağırlık vericiim.
O söylediğim yalandı, özlüyorum ama dayanabiliyorum.  
Bi’de hissedebiliyorum garip değil mi? değil işte. Ruhen şehvet düşkünüyüm.

Peki şeye ne demeli? Teknosa’da çalışan elemanların sorumlu oldukları standlarda satılan ürünler hakkında pek az bilgi sahibi olmalarına ve teknosadan bişey aldığında kasadaki elemanın,  muhtemelen birden fazla olan alarmlardan birini muhakkak, aldığın ürünün ambalajının içinde unutması sonucunda kapıdan çıkarken hırsızlık yapmışsın gibi ötmene ne demeli mesela? Ama mesela tipim yüzünden kimse hırsızlık yapmışım gibi muamele etmiyor da “ah hanfendi özür dileriz alarmı çıkaralım hemen kusura bakmayın” diyor; ne münasebet oysa…Hatta sırf buyüzden birgün gerçekten bişey alıp başka bişeyi de aşırasım var teknosadan….

O sadece harflerle oynanan bir oyun değildir, “dildeki en hızlı yoldur, bilgi ile unutma, sorumluluk ile özgürlük arasında…” demiş adam.  Ama ekliyoruz öyle değil mi ? “en hızlı ve tek…” 
“İnsiyaki” kelimesi de hayran olduğum bir durumu ifade ediyor.  Bu sözcüğün gölgesi öyle geniş ki… koccaman bir şemsiye. Kaçınılmaz’ı pek sevmiyorum mesela nedense...

29 Ekim töreninde veledin kürsüye çıkıp; “şimdi size kendi uydurduğum bir şiiri okuyacağım” demesine ne diyorsun? Ben bayıldım.

“Ben de en az senin kadar büyük egoyum allahın cezası” diye bağıran büyük ego olur mu hiç soruyorum.  Bu sahne bana samimiyetsiz geldi mesela.  

...

Bi’ debussy daha?


 Hiç bitiresim yok bu mektubu biraz daha yazasım var…Uykum da yok aksi gibi.
Joyce’dan yürüyelim mi?

Ürkek yıldız yükseldiğinde gökyüzünde
Öylesine mahcup, kederle,
Dinle uykulu akşamda
Şarkı söyleyeni kapında.
Çiyden daha yumuşaktır şarkısı
 Ziyarete gelmiş seni
Ah artık dalma hayale
Akşam vakti o seni çağırırken,
Dalma düşünceye: Kim olabilir bu diye
Şarkısı yüreğine çöken?
Anla ki bu, aşığın şarkısı,
Benim akşam vakti çalan kapını.

Böyle çevirmiş ama Osman Çakmakçı, - çok da güzel olmuş o ayrı- şiir nasıl çevrilir bir dilden öbürüne; daha insan kendi dilinde yazılmış bir şiiri her okuduğunda başka başka duyuyorken?
Joyce şunu demiş oysa, ve biz ne şanslıyız onun dilini biraz anlıyoruz diye…
When the shy star goes forth in heaven
All maidenly,  disconsolate,
Hear you amid the drowsy even
One who is singing by your gate…
Oh bend no more in revery
When he at eventide is calling,
Nor muse;  who may this singer be
Whose song about my heart is falling?
Falan diye gidiyor yazmadım hepsini, bu kısmını çok beğeniyorum, ayıp mı ediyorum?
  
Önümüzdeki hafta çok büyük işlerim var, çok yorgun düşücem, çook bitap hissedicem, şimdiden yoruldum bahsetmiyim bundan derken bile aklımda dolaşıyor kovmaya çalışıyorum evet şimdi şu anda balıkçıları hatırlatıyorum kendime. Oldu.

Harika bir duruş üzerinde çalışıyorum; Cnani Asana:
Cnana ‘bilgi’ ; ‘Cnani’ de ‘bilge /düşünür’ demekmiş Sanskritçede.. yani ‘düşünür duruşu’ anlamına geliyor. Tekniği çok basit gibi görünse de hayatta hiçbir duruş basit değil tabiki. Ben yararlarını söyleyeyim hatta kitaptan alıntılıyorum:
“beyin fonksiyonlarını canlandırıyor, zihni dengeliyor, zihinsel gücü ve konsantrasyonu, bilinçaltı farkındalığını arttırıyor. Düşünme işlemi berrak ve kesin oluyor…
“çok düşünen kişiler için yararlıdır” diye eklemiş.   
Onun dışında, karın bölgesindeki organlar, sindirim sitemi, Karaciğer fonksiyonları, mide, bağırsak böbrekler, pelvis kasları …” falan filan iyi gelmediği biyer yok zaten.
Ama benim en sevdiğim duruş “şaşankasana” yani tavşan duruşu. Kendimi daha rahat hissettiğim başka bir duruş yok sanki.
Öyle işte…

Son olarak “onun yanında yalnızmışçasına ve sanki tesadüfen orada bulunuyormuş gibi yürümesi, kendi kendine gitmesi ; bütün bunlar maruz kaldığımı hissettiğim ayrılığı azaltmıyor, daha da derinleştiriyordu.” cümlesi var.

Bu da böyle bir geceydi “artık kapatmalıyım” ne güzel klişe laf. “I must close” yani.

Sevgiler
jane  

PS. Bugün  1dakika 18 saniye,   neden düştü ben de anlayamadım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder