10 Kasım 2012 Cumartesi

52. MEKTUP; ODE TO SOLITUDE(S)



On yaşındasın,  doğum gününden tam bir ay sonrası, günlerden salı, gece 12 civarı;  uyuyor olmalıydın oysa birden yatağında diğer tarafa dönme ihtiyacı hissettin. Belki gözlerin hafif aralandı, ama uykun bölünmedi. Rüyan bölündü mu bilemiyorum belki yön değiştirmiştir. Tam o sırada biri beni ağlatmaya çalışıyor. Derin bir nefes alıp, ve vargücümle ağlıyorum ilk kez, herkes rahatlıyor. Ağlamaktan hoşlanmıyorum.  
Dört sene geçti;

Akşam üstü saat altı civarı, evdesin;  biraz kafan bozuk, canın sıkkın.  Bense; yoğun çiçek kokulu, ağaçlıK bir yokuştan iniyorum denize doğru,  hoplaya zıplaya...
pabuçlarımı görsen, aman allahım…  

Aşiyan kelimesi kulağıma doluyor, aşiyana aşina oluyorum.  Annemin elinden kurtuluyorum, yaprakların arasında gözüme çarpan siyahımsı küçücük toplara uzanıyorum,  anneme gösteriyorum, yememi söylüyor, ağzıma atıyorum, böyle bir şey beklemiyorum, o ekşi ama yer yer tatlı, yumuşak ama diri, sulu ve anlık tat.

bir tane daha istiyorum dedirten…
gerçekten tadını aldığım ve tadını sevdiğim ilk meyve oluyor böğürtlen.

Beyaz dut sonra gelecek…

yol boyunca her gördüğüm böğürtlenli dala saldırıyorum, parmaklarım mosmor oluyor, en büyük ve en koyularını koparmak istiyorum çünkü nedense onların tadının bir öncekinden daha güzel olacağını düşünüyorum. Yan yana iki tane duruyor işte orada, biraz içeriye doğru…

uzanıyorum küçücük bileklerimi dalların arasından geçiriyorum tam koparacakken yaprakların arasına gizlenmiş göremediğim dikenlerden biri batıyor parmağıma, ufacık kanıyor…
geri çekiliyorum, bu bana bir ders oluyor.
Annem ağlayacağımı sanarak hemen önlem almaya çalışıyor oysa ben ağlamaktan hoşlanmıyorum.  
O kocaman muhteşem böğürtleni senin için bırakıyorum, bir gün o yokuştan denize ineceksin, birkaç yıl var henüz.

Bir iki gün sonra ağır ateşleniyorum, hemen ameliyat olmamı gerektirecek kadar ciddi durum, ölüm söz konusu… ölüm hep söz konusu aslında… 
Babam elimi avuçlarının içinde sıkıyor, korkuyu hissediyorum böylece, korkunun insana nasıl ayarsız bir kuvvet verdiğini öğreniyorum. Elim acıyor, sana bıraktığım böğürtlen geliyor aklıma.  
Narkotik geri sayım başlıyor, 10,9,8,7,6, 5i duymuyorum…
Gözlerim kapanıyor.
Beyaz bir gezinti belki, ama ölmüyorum.

4 saat sürdüğü söyleniyor, gözümü açtığımda annemin bembeyaz yüzünü netleştirmeye uğraşıyorum, başım nasıl dönüyor, dünyanın ağırlığı üzerime çökmüş… Olimpiyatlarda haltercileri seyrederken hep o anı hatırlıyorum…

8 gün bir hastane odasında kalıyorum, boya kalemleri getiriyor hemşire her gün ama hiç yeteneğim yok resme…olsa böğürtlen çizicem ama sadece diken çizebiliyorum. Ellerimin üzerindeki damarlarıma batırılan iğneler yüzünden belki de; canım hiç resim yapmak istemiyor.  Canım hep yanmak istiyor, ona hiç söz geçiremiyorum. Canımı kendi haline bırakıyorum ben de.

16 sene daha geçiyor,  ilk kez izmir’de bir otel lobisinde hayal meyal görüyorum seni, bu bana seni görmüş olmak dışında birşey ifade etmiyor. Yani ilk önce ben görüyorum seni.  Sen bunu bilmiyorsun…  Oysa senin beni, tıpkı benim seni ilk kez gördüğüm gibi görmene daha en az 5 sene var…

Biraz dolaşmaya çıkıyorum dünyayı o 5 sene içinde… Kendime uyduracağım bir şey, yürüyeceğim bir yol bulacağımı sanarak. Gazlayan da çok beni o ara.  
Bavulumu ikinci açtığımda sana ait bişey düşüyor ön gözünden, yerden alıp masanın üstüne koyuyorum.  Anadilimde bişeyler söylüyor bana, yormuyor beni yeni yeni öğrenmeye çabaladığım öteki diller gibi. En sevdiğim şarkı çok da ciddiye almamalı diye tembihliyor, “gerçi” demeyi seviyorum en çok o sıralar,  zaten taksiler ekseriyetle gündüz tarifesi açıyor masum yüzüme dayanamayıp.  
Birkaç sene sonra garip bir sis çöküyor, burnumun ucunu görmüyorum, ilerisi için ileri derece miyopum, kendimi yabancı diller konuşurken buluyorum, bavulumu beşinci açtığım yerde sana ait olan şey bavulumdan çıkmıyor. 
Bir süre sonra yabancı dillerde rüyalar görmeye başlıyorum.   Gündüz tarifesi tamamen kalkmış, insan kuş misali bağımsız; bense dönecek miyim bilmiyorum.  Ama kendime konduramadığım şey cuk diye üstüme oturuyor. 
Sis dağıldığı anda yoldan çoktan sapmış olduğumu fark ediyorum… Ben öyle sanıyorum.  Bir de kolumdan çekiştiren bir adam var ki; yetişmemiz gereken trenlerin ardından koşturup duruyor beni… acelecilikten hiç hoşlanmıyorum, ağlamaktan hoşlanmadığım gibi… 
kaç kere dedim ona “yetişmem gereken bir şey yok benim!”  Beni dinlermiş gibi yapıyor, adımlarını bir süreliğine yavaşlatıyor, bana uyduruyormuş gibi, ama ben yine kendimi koşar adım buluyorum. Bir de bavulumu taşımayı üstleniyor fazla mızmızlanmayayım diye.  Hatta bi yuvarlandı gözümün önünde bi defasında,  Allahtan arkasında ben vardım hemen tuttum kaldırdım kolundan.  Sonra kaldırma işi hep üzerime kalıyor. Onu yerden kaldırıyorum her defasında diye kibirlendiğime bakma, her defasında çukurlara benim yerime düşen kişi O. 
Çünkü O, çok iyi biliyor: ben ağlamaktan hiç hoşlanmıyorum.  
Beni sapasağlam ulaştırması gereken yere yaklaşıyoruz git gide. Bir kez daha çekiştiriyor kolumdan.. Tahta bir köprünün üstünden geçmemiz gerekiyor bu kez. Ben inatçı bir çocuk gibiyim gitmek istemiyorum. Çünkü biraz daha beklersek ay doğacak, yıldızlar yanacak… bu kez sinirleniyor ve beni köprünün üstünde bırakmakla tehdit ediyor, orada kalacak gibiyim ama birden tahta köprü sarsılıyor, ürküyorum, bir nefeste karşı kıyıda buluyorum kendimi, elini uzatıyor yine, çaresiz tutuyorum. Kalabalığın içine dahil oluyoruz. Benim bu kalabalığın içinde ne işim var? Senin bu kalabalığın içinde ne işin var?
Ve beni ilk görüşünü hatırlamıyor olmalısın, bu benim seni üçüncü görüşüm oluyor. Bu kez fazla yakından ama algılayışımda bir değişiklik yok. Nasıl olmaz? Yine bir nevi otel lobisi ilkinden çok farklı ama… Yirmi santim dışımda kapladığın alanın hiç yabancı gelmemesi beni şaşırtmıyor bile. Amma çok geçmiş adın o zamana dek, aşiyana aşina olduğum gibi ne zaman öğrendiğimi hatırlamadığım bir isim bu benim için. Oysa aşiyan ne tuhaf bir isim aslında.  Yüzüne gelişigüzel bakıyorum, yüzün de adın gibi beni şaşırtmıyor, adımı gelişigüzel söylüyorum, adımın bir önemi yok.
Ne ara gittiğini hatırlamıyorum.  
Gittiğini hatırlamıyorum. 
Gittiğimi hatırlamıyorum. 
Ama orada değiliz.
Sonra belirsiz sıklıklarla, sık sık görüş alanıma giriyorsun. Bir yerden sonra insiyaki görüş taramamda algımın ilk tanıdığı oluyorsun, ve bu beni şaşırtmıyor. Kendimi alamadığım bişey bu. Beni rahat bırakmayan bişey bu. Senin için dalda bıraktığım böğürtlene uzanırken parmağıma batan dikensin sen.
Fakat o gün için, bunu anlamama daha epey var.  Elbette var.

sevgiler
Jane

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder