On yaşındasın, doğum gününden
tam bir ay sonrası, günlerden salı, gece 12 civarı; uyuyor olmalıydın oysa birden yatağında diğer
tarafa dönme ihtiyacı hissettin. Belki gözlerin hafif aralandı, ama uykun
bölünmedi. Rüyan bölündü mu bilemiyorum belki yön değiştirmiştir. Tam o sırada
biri beni ağlatmaya çalışıyor. Derin bir nefes alıp, ve vargücümle ağlıyorum
ilk kez, herkes rahatlıyor. Ağlamaktan hoşlanmıyorum.
…
Dört sene geçti;
Akşam üstü saat altı civarı, evdesin; biraz kafan bozuk, canın sıkkın. Bense; yoğun çiçek kokulu, ağaçlıK bir
yokuştan iniyorum denize doğru, hoplaya
zıplaya...
pabuçlarımı görsen, aman allahım…
Aşiyan kelimesi kulağıma doluyor, aşiyana aşina
oluyorum. Annemin elinden kurtuluyorum,
yaprakların arasında gözüme çarpan siyahımsı küçücük toplara uzanıyorum, anneme gösteriyorum, yememi söylüyor, ağzıma
atıyorum, böyle bir şey beklemiyorum, o ekşi ama yer yer tatlı, yumuşak ama
diri, sulu ve anlık tat.
bir tane daha istiyorum dedirten…
gerçekten tadını aldığım ve tadını sevdiğim ilk meyve oluyor
böğürtlen.
Beyaz dut sonra gelecek…
yol boyunca her gördüğüm böğürtlenli dala saldırıyorum,
parmaklarım mosmor oluyor, en büyük ve en koyularını koparmak istiyorum çünkü nedense
onların tadının bir öncekinden daha güzel olacağını düşünüyorum. Yan yana iki
tane duruyor işte orada, biraz içeriye doğru…
uzanıyorum küçücük bileklerimi dalların arasından geçiriyorum
tam koparacakken yaprakların arasına gizlenmiş göremediğim dikenlerden biri
batıyor parmağıma, ufacık kanıyor…
geri çekiliyorum, bu bana bir ders oluyor.
Annem ağlayacağımı sanarak hemen önlem almaya çalışıyor oysa
ben ağlamaktan hoşlanmıyorum.
O kocaman muhteşem böğürtleni senin için bırakıyorum, bir
gün o yokuştan denize ineceksin, birkaç yıl var henüz.
Bir iki gün sonra ağır ateşleniyorum, hemen ameliyat olmamı
gerektirecek kadar ciddi durum, ölüm söz konusu… ölüm hep söz konusu aslında…
Babam
elimi avuçlarının içinde sıkıyor, korkuyu hissediyorum böylece, korkunun insana
nasıl ayarsız bir kuvvet verdiğini öğreniyorum. Elim acıyor, sana bıraktığım
böğürtlen geliyor aklıma.
Narkotik geri
sayım başlıyor, 10,9,8,7,6, 5i duymuyorum…
Gözlerim kapanıyor.
Beyaz bir gezinti belki, ama ölmüyorum.
4 saat sürdüğü söyleniyor, gözümü açtığımda annemin bembeyaz
yüzünü netleştirmeye uğraşıyorum, başım nasıl dönüyor, dünyanın ağırlığı
üzerime çökmüş… Olimpiyatlarda haltercileri seyrederken hep o anı hatırlıyorum…
8 gün bir hastane odasında kalıyorum, boya kalemleri
getiriyor hemşire her gün ama hiç yeteneğim yok resme…olsa böğürtlen çizicem ama sadece diken çizebiliyorum. Ellerimin üzerindeki damarlarıma
batırılan iğneler yüzünden belki de; canım hiç resim yapmak istemiyor. Canım hep yanmak istiyor, ona hiç söz geçiremiyorum.
Canımı kendi haline bırakıyorum ben de.
…
16 sene daha geçiyor,
ilk kez izmir’de bir otel lobisinde hayal meyal görüyorum seni, bu bana
seni görmüş olmak dışında birşey ifade etmiyor. Yani ilk önce ben görüyorum
seni. Sen bunu bilmiyorsun… Oysa senin beni, tıpkı benim seni ilk kez
gördüğüm gibi görmene daha en az 5 sene var…
Biraz dolaşmaya çıkıyorum dünyayı o 5 sene içinde… Kendime
uyduracağım bir şey, yürüyeceğim bir yol bulacağımı sanarak. Gazlayan da çok
beni o ara.
Bavulumu ikinci açtığımda
sana ait bişey düşüyor ön gözünden, yerden alıp masanın üstüne koyuyorum. Anadilimde bişeyler söylüyor bana, yormuyor
beni yeni yeni öğrenmeye çabaladığım öteki diller gibi. En sevdiğim şarkı çok
da ciddiye almamalı diye tembihliyor, “gerçi” demeyi seviyorum en çok o
sıralar, zaten taksiler ekseriyetle
gündüz tarifesi açıyor masum yüzüme dayanamayıp.
Birkaç sene sonra garip bir sis çöküyor,
burnumun ucunu görmüyorum, ilerisi için ileri derece miyopum, kendimi yabancı
diller konuşurken buluyorum, bavulumu beşinci açtığım yerde sana ait olan şey
bavulumdan çıkmıyor.
Bir süre sonra yabancı dillerde rüyalar görmeye
başlıyorum. Gündüz tarifesi tamamen kalkmış, insan kuş
misali bağımsız; bense dönecek miyim bilmiyorum. Ama kendime konduramadığım şey cuk diye
üstüme oturuyor.
Sis dağıldığı anda yoldan çoktan sapmış olduğumu fark
ediyorum… Ben öyle sanıyorum. Bir de
kolumdan çekiştiren bir adam var ki; yetişmemiz gereken trenlerin ardından
koşturup duruyor beni… acelecilikten hiç hoşlanmıyorum, ağlamaktan
hoşlanmadığım gibi…
kaç kere dedim ona “yetişmem gereken bir şey yok benim!” Beni dinlermiş gibi yapıyor, adımlarını bir
süreliğine yavaşlatıyor, bana uyduruyormuş gibi, ama ben yine kendimi koşar
adım buluyorum. Bir de bavulumu taşımayı üstleniyor fazla mızmızlanmayayım
diye. Hatta bi yuvarlandı gözümün önünde
bi defasında, Allahtan arkasında ben
vardım hemen tuttum kaldırdım kolundan. Sonra
kaldırma işi hep üzerime kalıyor. Onu yerden kaldırıyorum her defasında diye
kibirlendiğime bakma, her defasında çukurlara benim yerime düşen kişi O.
Çünkü
O, çok iyi biliyor: ben ağlamaktan hiç hoşlanmıyorum.
Beni sapasağlam ulaştırması gereken yere
yaklaşıyoruz git gide. Bir kez daha çekiştiriyor kolumdan.. Tahta bir köprünün
üstünden geçmemiz gerekiyor bu kez. Ben inatçı bir çocuk gibiyim gitmek
istemiyorum. Çünkü biraz daha beklersek ay doğacak, yıldızlar yanacak… bu kez
sinirleniyor ve beni köprünün üstünde bırakmakla tehdit ediyor, orada kalacak
gibiyim ama birden tahta köprü sarsılıyor, ürküyorum, bir nefeste karşı kıyıda
buluyorum kendimi, elini uzatıyor yine, çaresiz tutuyorum. Kalabalığın içine
dahil oluyoruz. Benim bu kalabalığın içinde ne işim var? Senin bu kalabalığın
içinde ne işin var?
Ve beni ilk görüşünü hatırlamıyor olmalısın, bu benim seni
üçüncü görüşüm oluyor. Bu kez fazla yakından ama algılayışımda bir değişiklik
yok. Nasıl olmaz? Yine bir nevi otel lobisi ilkinden çok farklı ama… Yirmi
santim dışımda kapladığın alanın hiç yabancı gelmemesi beni şaşırtmıyor bile.
Amma çok geçmiş adın o zamana dek, aşiyana aşina olduğum gibi ne zaman
öğrendiğimi hatırlamadığım bir isim bu benim için. Oysa aşiyan ne tuhaf bir
isim aslında. Yüzüne gelişigüzel
bakıyorum, yüzün de adın gibi beni şaşırtmıyor, adımı gelişigüzel söylüyorum,
adımın bir önemi yok.
Ne ara gittiğini hatırlamıyorum.
Gittiğini hatırlamıyorum.
Gittiğimi
hatırlamıyorum.
Ama orada değiliz.
Sonra belirsiz sıklıklarla, sık sık görüş alanıma
giriyorsun. Bir yerden sonra insiyaki görüş taramamda algımın ilk tanıdığı
oluyorsun, ve bu beni şaşırtmıyor. Kendimi alamadığım bişey bu. Beni rahat
bırakmayan bişey bu. Senin için dalda bıraktığım böğürtlene uzanırken parmağıma
batan dikensin sen.
Fakat o gün için, bunu anlamama daha epey var. Elbette var.
sevgiler
Jane
PS. ode to solitude

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder