10 Aralık 2012 Pazartesi

kaçıncı mektuptu unuttum hem mektuplara başlık koymak da neyin nesiymiş?





Şehrin bu tarafına iyice alıştım, çok kalıcı olduğumdan değil ondan herhalde. Çok istersen olurmuş lafı külliyen yalan. Çok istemediğim halde neler neler oluyor sorma…Nasıl umrumda değil anlatamam. İyi ama kötü değil. Sadece çok sitem yiyorum.

Şey var:  
Bağcıklar gevşiyor, bağlantıyı kaybediyorum. Uzvum gibi olmuş insanlardan bi adım öteye gidemediğim gibi bazı arkadaşlarımı yanımda tutmakta güçlük çekiyorum. İnsan harcayan bir yapım yok aslında ama şey daha fena değil mi mesela “evet tabi öyle de düşünülebilir” gibi geçiştirmeci cümlelerin önde gidenini söyleyip;
dinler gibi, sahtekarca uzun uzun susup;
 duyduğunu buruşturup çöpe atmak anında?

Bir arkadaşım var,
Kızcağızın hiçbir kabahati yok tabi bütün suç frekansta…
Dediğim gibi zorlanıyorum.  Ama hep de böyleydim ben, kendimi bir anda gözünün önünde bir beyzbol topu gibi çok uzağa saha dışına fırlatabilirim.
Ama şimdi büyüdük ya, insanlar da büyüdü tabi, tahammüller azaldı. Bence bahane bu.  Bende  mesela tam tersi oldu. ben büyüdükçe tahammül gücüm arttı. Müsaitim ben genel olarak suistimale. Zaman zaman bunun kimseyi önemsememekten kaynaklı olabileceğini söylüyorlar (psikologvari kişiler), biraz da acımasız bir yargı tabi, kabul etmiyorum.
Biraz da anlamıyorum tabi yaşadıklarını bu kızcağız gibilerin, çok sert inişler çok sert çıkışlar…onca zamandır bildiğim halde onu, benim bile kaydını tutamadığım durumlar; o zaman da bir yerde;  bir balonu havaya bırakmak gibi bırakıveriyorsun iplerini elinden çok sevgili arkadaşının, isteryerek veya istemeyerek… biraz da üzülüyorsun tabi.
çünkü benim hayatımda hep yumuşak geçişler oldu; ve hiç anlayamadım etrafımdaki kadınlar nasıl kendilerini harab ediyorlar böyle?  Çok yalnızlıktan galiba,
çok yalnız kadınlar galiba... Bir de taşkınlığa çok prim verdiklerinden galiba… sürekli taşmak istediklerinden, taştıkça yalnızlaşıyorlar mıdır nedir? Ne istediklerini de tam bilmediklerinden galiba… ama dur düzelteceğim  ben,  çünkü şuna inanıyorum basitçe “ne istediğini bileceksin” cümlesi var ya, o da külliyen yalan! Bence insanlığa söylenmiş en büyük yalanlardan…kötücüllüğü inandırıcı olduğundan… üstelik ben bile düştüm bu tuzağa az önce bak… iyi ki kıza böyle söylemedim bugün, ama söylemezdim… ben var ya, arkadaşlarıma özellikle de kadın arkadaşlarıma hiç akıl vermem. İsteyene bile vermem. Biraz da panik atak geçiririm benden akıl isteyen olursa. Kendimi onun yerine koymak beni nasıl yorar anlatamam. Evet empati benim korkulu rüyam, çünkü abartacağımdan korkarım, eğer kendimi onun yerine koyarsam ve o durumda hayal edersem kendimi aman allahım…   içeriye doğru genişleyen bir taşkınlık benimkisi ve çok paylaşılacak bir şey de değil hani. Biraz da içerde tuttukça hissedilen ve zevki alınan bir yaşamak diyip çıkacağım işin içinden.
Ne istediğini bilmek kadar saçma bişey olamaz bence, biraz düşünse insan ah biraz düşünse! Bilip bide onu yapmaya kalkışanlar var.  Şey demiş baudrillard, Svevo kiatbının edebiyat ödülü aldığını ve yüzbin sattığını hayal ettikten sonra ekliyor: elbette bu kadar kesin hayal edilebilen bir şeyin gerçeğe de dönüşmeye de ihtiyacı yoktur.
Neyse mevzu bu değildi tabi…
Evet bağlantıyı kaybediyorum.
Şimdi mesela oturuyoduk bugün o kızcağızla, ya anlattığı şeyler gerçekten ağır şeyler aslında, ona ağır geldiği de her halinden belli, ve bi de üzülmüş epey o da çok belli…ama ben orada değilim yani, nerdeyim o da belli değil. Hani biyerde de değilim…hani bazen aklından işte limonlu kekler, çikolata parçacıkları filan geçer…öyle bir laubalilik de değil tam olarak.
Belki de ben yanlışımdır, haksızımdır yani, belki bu da benim hayattan kaçışımdır, onun öyle düşündüğü kesin belki de haklıdır. Ama insanın bildiği yöntem buysa naapcaksın?   
Duyumsamazlık canım! İyiden iyiye duyumsamazlık.
Ama küfürü yedim tabi. Ben öyle ulu orta küfür edilebilecek sıcaklıkta bir insan da olmadığım için o an alışılmış küfürlerden de yemedim haliyle.
Şöyle bişey dedi: “Bugün enerjin düşük!”
Ne bozulucam?
Ama bozuldum işte.
Bir insana enerjin düşük denir mi?
İnsanlar gözlerimin içine bakmıyorlar çok üzülüyorum buna.
Neyse mecbur biraz daha oturdum lafı yedikten sonra bile, hemen kalksam balona iğne batırmış gibi olacaktı.
Hatta belki son kahveyi de içmesem olurdu. Öpüştük, mucuk mucuk ayrıldık. Hemen uzvum gibi olan insanlardan birini aradım, 15 dakka uğrıycam sana dedim. Olur dedi.
Şeye ihtiyacım vardı: tümüyle yabanileşmediğimi bilmeye…
sonuçta doğru hareketmiş yaptığım.




Yine de birlikte Nick Drake dinleyecek kimsem olmadığını itiraf ediyorum.
Dinleyelim mi bitane? Emrivaki mi yaptım bilmem sever miydin? Canım sevmezsen dinlemezsin hatta dinlemediğin halde dinledim de diyebilirsin, bozulmam.


Bi tane bisikletim vardı ama işlevini git gide yitirmişti malum bu şehrin yokuşları…ben de müsriflik ettim ve kendime bir katlanabilir bisiklet aldım. Üç parça oluyor ve arabanın arka koltuğuna sığıyor böylece… şimdi istediğim yerde bisiklete binebiliyorum ama biraz değişik bir görüntüsü var, şekilsiz hafiften… hatta çocuklar birbirlerine gösterip kıkırdadılar aralarında… çok umursamıyorum. Eskiden olsa utanabilirdim biraz. Ayağımı yerden kesiyor ya J yağmur yağarken bile bisiklete bine bilme özgürlüğüm var şimdi. Spor da oluyor. Ben salon sporları da yapamıyorum, yani daha doğrusu salonda spor yapamıyorum. Spor salonları iğrenç yerler bence. İğrenç demeyecektim hiç bişeye yine dedim. Böyle bazı kelimeleri yasakladım kendime bu sene.
Aklıma gelmişken yaptığın şeyi insanlar anlıyor mu, anlamasalar da çok da tın. İyi ama,  bu da bişey hayata karşı… imrenilesi haller için rahat olsun. Rahattır zaten benim söylememe ne gerek var,  İmrenilsin diye de değil tabi. Öyle olsa imrenilesi olmazdı zaten.
Spor salonları diyorum olmuyordu bir türlü, spor yapıyor olmak için de spor yapmak  ne bileyim çok metropol insanına mahsus… sanki daha belde insanı gibi takılma kafasındayım bu aralar. Tam öyle de değil de işte, iki arada bir derede kalmış haller.
Ama müjde , sonunda çiçeği açtırmayı başardım. Evet düzene uyup biraz çiçek açtırıcı karışımlar filan aldım, hafiften genetiğiyle de oynamış olabilirim ama sonunda  son sardunyamın bir dalında nur topu gibi pembeden yavruağzına çalan bir çiçeğim oldu. Yavruağzını da hiç sevmem, yok öyle demeyecektim yine dedim. İşte çok da zor bişey değilmiş ama epey vakit aldı.
Saat de üç olmuş.
Yatayım artık, sabahları öğlene bağlar oldum bi' süredir zaten, sezon tatilindeyim, kış kafası…

Bu mektubumda sana olan amaaansız aşkımdan pek bahsedemedim artık bir dahaki mektuba.
Bi’ de alıntı yapayım mı güzel?

Yaptım gitti o zaman;

"Söz her zaman kekelemeyle başlar jest ve eylem ise her zaman titremeyle. İrade sürekli değişkenlik içinde değildir irade bedeni silkerek (strossweise) etkiler ve irade, kesinti ortamından, gerilim ile gevşeme arasındaki hızlı almaşıklıktan doğar."
Ne demiş şimdi bu?  Olsun ben seviyorum bu Baudrillard’ı.

Sevgiler
Jane

PS. şımardıkça şımardım.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder