Babaannem öldüğünde kitaplığından bir tomar piyango bileti
çıkmıştı; hepsi barbara cartland kitaplarının arasına iliştirilmiş olduğu için
gıcır gıcır, çarşaf gibiydi. Tuhaf
kadındı; o kadar bileti neden biriktirdiğini hiç sorgulamadık. Sana babaannemin
ne kadar tuhaf bir kadın olduğunu anlatmayacağım, barbara cartland’la ne işi
olduğunu da tabiki…
yılbaşı özel çekilişi biletlerime ikramiye vurmuş mu diye
gastenin verdiği listeye tek tek bakarken aklıma geldi; babaannem öldüğü
tarihte şu online sorgulama zımbırtısı icad olunmuş olsaydı oturur tek tek
biletlere bişey isabet etmiş mi diye bakardım.
O zaman o online sorgulama şeysini hayatımda ilk defa kullanmış olurdum.
Boş işlere bayıldığım kadar hiç birşeye bayılmıyorum dünyada… ben zaten sadece,
tek tek o listeye bakıcam diye bilet alıyorum.
İki biletime amorti çıkmış; birini hemen değiştireceğim,
diğerini yılsonuna saklayacağım. Piyango hadisesi garip bir şekilde beni
cezbeden bir şey. Belki de kitapların arasından tek tek çıkarıp tomar haline
getirdiğim babaannemin eski piyango biletleriyle ilgisi vardır, bilemiyorum…
geçenlerde bir metinde bir şeyi sevmeniz için birinin sizden önce o şeyi sevmiş
olması yeterlidir diye yazıyordu. Önce çok acımasızca geldi ama sonra...
Neyse piyango
konusuna geri dönecek olursak, hayatımda amortiden öteye hiçbir ikramiye veya
her hangi bir çekilişten herhangi bir şey kazanmamış olmama rağmen, (iddiayı saymıyorum) “piyango”yla
ilgili resmen tutarlı ve neredeyse regüler ama tamamen refleksif
bir davranış modelim var. Mesela,
amorti çıkan biletimi hep yılsonuna
saklarım. yaşadığım şehirden farklı bir şehirdeysem mutlaka bir piyango bileti
alırım. Üstündeki rakamları gördüğüm bileti almam, yani bu demek oluyor ki
bileti gözlerim kapalı çekerim. (kimbilir ne diyorlardır ben o hallerdeyken…) çekiliş
günü piyango biletime bişey isabet etmiş mi diye merak etmem, yaklaşık bir
hafta sonra bakarım, piyango biletlerini asla katlamam, Shirley Jackson’un The Lottery’si short story
denince ilk aklıma gelen hikayedir (ikincisi Yellow Wall Paper. Onun da
yazarını hep unuturum.)
Falan filan… tüm bunları içerik yeterince luzumsuz olsun ki
okumaya başlayan buraya kadar bile dayanamasın başka bloglara uğrasın diye
yazıyorum. Hassasiyet, hususiyet,
ürkeklik gibi uyduruk bazı hisler zaman zaman bünyeme uğruyor inkar etmiyorum.
Ama sonra kötü bir şey yapmadığımı kendime söyleyerek huzursuzluklarımı
bastırıyorum.
Kar yağdığında evimin yolu kapanıyor; tabi beni hiç bozmuyor bu. Ama pencereden seyrediyorum, millette bir
telaş başlıyor. Taksi durakları, telefonun kablosunu fişten çekiyor olmalı
çünkü sürekli dıt dıt sesi veriyormuş, komşulardan biri diğerine yakınırken
duydum. İnsanlar, kendilerini dönüştürdükleri yaratıkları aynada seçebiliyorlar
mı acaba? Tam bir kahraman gibi elime bir çuval mama alıp etraftaki kedi köpeği
beslemeye çıktım. Bunu sadece yoğun yağmur veya kar yağdığında yapıyorum; çünkü
o deli damgası yapıştırdığımız deli teyzeler var ya; 37 kedi annesi olanlar;
onlar düzenli olarak besliyor hayvanları. Hem kim delilerin sorumluluk sahibi
olamayacağını söyleyebilir ki? Sadece meşakkatli havalarda çıkamıyorlar, o işi
de ben üstlendim fena mı?
Fena tabii…
Yürürken etrafımda olan biteni bu kadar net algılayabilmem
hafiften sahtekarlığımı yüzüme vuruyor. Şöyle düşünüyorum; şu kadının, yargıcı
marka lağımcı çizmeleri iki karış kara batmış halde, ağzından dumanlar çıkararak; “bun ne rezalet!
11’de toplantım var nasıl yetişicem, arabamı çıkaramıyorum; neden tuzlamadınız
park yerini” diye ağlanırken, göz ucuyla beni kestiğini fark ediyorum; içinden “çek şu köpekleri ayak altından” diyordur diye
düşünüp kibirle karışık bir keyif anı yaşıyorum. Kadınla alıp veremediğim hiç bir
şey yok aslında ama onun vazgeçemediği şeyleri elimin tersiyle itebilecek bir
yaşam algısı içinde olduğum gerçeği kibirimi ele veriyor. Ona baya baya
acıdığımı duyumsuyorum; nerdeyse elimdeki torbadan bir avuç köpek maması uzatıp,
“gel sen de ye”.. diyeceğim. Uyanma saatimin
bile bellirsiz olduğu düzensiz gündüzler ve alabildiğine gecelerden mütevellit
hayatıma şükrederken buluyorum kendimi. Bu
hissiyatın beni huzursuz ettiğini fark edinceye kadar yaşamış olduğum bu kibir
anlarının suçluluğu ile hayvanlara paylaştırdığım mama miktarını gayriihtiyari biraz
daha fazlalaştırdığımı hissediyorum. Ne
yapıyorum ben? diye geçiriyorum içimden… kadının hakkını hayvanlara pay ederek
bir çeşit Robin Hood mu oldum şimdi? Çok üzülüyorum insan olduğuma; pekiala bir
kedi olarak doğmuş olabilirdim. Üstelik pek az farkım var onlardan şu halimle
bile. Sadece suçluluk duygum ve iki ayağımın üzerinde yürüyebiliyor oluşum beni
nasıl insan yapabiliyor?
Bir hane nasıl döndürülüyor haberin var mı? diye azarlarken
kendimi, bir yandan da “var elbet!” diye dik dik cevap veriyorum.
Neyse,
Sonunda trafikte
sürekli şerit ihlali yaptıkları için sürekli küfrettiğim tipte kazulet gibi bir
rangerover’la takım elbiseli bir adam geldi ve
tüm yargıcı marka lağımcı çizmeli iş kadınlarını ve ugg botlu üniversite
öğrencilerini toplayarak ufukta kayboldu.
(Lağımcı çizmelerinin yargıcı marka olduğundan nasıl bu kadar emin
olabiliyorsun diye soracak olursan; bende de var aynısından.)
Tüm bu mevzu içinde asıl beni şaşırtan,
Kadın jipe biner binmez arkasından söylenenlerin olmasıydı;
bekçi güvenlik, taksici gibi kişiler, kadının agresif tutumundan haliyle
şikayetçiydiler ve bir birlerine dertlenmekten başka da yapılacak bişey yoktu. Az önce kadını varoluşsal açıdan ahlaksızca küçümsediğim
için duyduğum suçluluk duygusu yüzünden; arkasından atıp tutan bekçi, güvelik,
taksici arkadaşlara karşı onu savunma ihtiyacı hissettiysem de yok artık! bu
kadar saçmalık yeter! diyip kendime engel oldum ve uzaklaştım oradan. Yürürken bir
süre bunları düşündüm, demek ki kadının yaydığı kötü bir enerji vardı;
antipatik bir ifadesi ve vücut dili vardı. Öyleyse kadın hakkında tüm o düşündüğüm şeyler
ve hissettiğim olumsuz hissiyat sadece varoluşsal kibirimden kaynaklanmıyordu;
ama öyle ya da böyle onu ortaya çıkartmıştı. bu sefer de peki ben nasıl bu tongaya düştüm
diye düşünmeye başladım ama sonra gözüm
dalların üstündeki kar öbeklerine takıldı… insanın sadece doğada tüm kibirinden
sıyrılabileceğini düşündüm, ama sonra bu çok ezbere bir genelleme gibi göründü.
Bu aralar yine yogayla ilgili bazı
makaleler okuyorum; “ yamas” kavramı yani yoganın ilk aşaması self-restraint,
self control ve diciplin olarak açıklanıyor; ilk aşama ve ikinci aşamada önemle
üzerinde durulan ise kibir meselesi…çünkü çok tehlikeli insan yukarıda
sıralanan özelliklere haizse; bu, kendiliğinden bir kibirli olma durumunu
beraberinde getiriyor; kendisinin öyle hissetmemesi de bir tür kibir zaten falan
filan gibi bir takım paradoxların içinde kaybolmamak için; konuşulanları dinliycem diye kıstığım müziğin
sesini biraz daha yükselttim çünkü bu şarkı çalıyordu…
dr dre kulaklıklarından almayı ciddi ciddi düşünüyorum, kulakları da hiç üşütmez hem… yani hiç benim
tarzım değil ama nedense pek bi seviyorum bu şarkıyı...
Karnı tok bir köpek soğuk filan dinlemiyor hemen karda
yuvarlanıp ona buna sürtünüp türlü şebeklilkler yapmaya başlıyor. Kedilereyse
diyecek yok anında arazi oluyorlar, muhtemelen olabilecek en sıcak köşeyi
gözüne kestirip akşama kadar uyuklayacaklar…
Sevgiler
Jane
P.S.
Kafka şöyle diyor;
“O günle bu gün
arasında yetişkinlik çağım var ama sanki arada hiç bir şey olmamış gibi. Bugün
de sık aralıklarla çalışmamı durduruyorum, duvarlara dayanıp dinliyorum, işte
toprağı oyan yaratık yine niyetini değiştirdi, tam ters yöne döndü ve yaptığı
yolculuktan döndüğünde hak ettiği karşılaşmayı hazırlamam için bana zaman
kazandırdı. Fakat burada herşey her zaman olduğundan daha kötü, büyük yapı
savunmasız bekliyor, ben de artık bir çırak değil kocamış bir mimarım, elimdeki
güç ve kararlılık bir anda uçuveriyor. Ne kadar yaşlanırsam yaşlanayım, şu
andakinden de yaşlanmayı dilediğimin farkındayım, yosun örtünün altından
kalkmayı istemeyecek denli yaşlanabileyim hatta, çünkü buranın rahatlığını şu
anda yaşayamıyorum, en ufak gürültüde hemen aşağıya koşmaya başlıyorum…
…kulağımı gelişigüzel
yerlere dayayıp dinliyorum, yine yanılmışım… dışarıda değişiklik azdır, zamanın
üzerine çıkılarak sakinlik korunabilir ama burada, aşağıda her an sağa sola
kulak kabartmayı gerektirir tehlikeler. ..çevremdeki herşey bana tedirgin ve
telaşlı gibi görünüyor, bana bakar ve beni rahatsız etmemek için gözlerini
kaçırıyorlar sanki, sonra vazgeçip kurtarıcı kararlarımı anlayabilmek için
gözlerimin içine bakıyorlar. Başımı sallıyorum, çünkü tek bir karar bile almış
değilim…”
Kar yağarken Kafka okumayı ne çok seviyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder