8 Ocak 2013 Salı

56. MEKTUP; KARDA KİBİR


Babaannem öldüğünde kitaplığından bir tomar piyango bileti çıkmıştı; hepsi barbara cartland kitaplarının arasına iliştirilmiş olduğu için gıcır gıcır, çarşaf gibiydi.  Tuhaf kadındı; o kadar bileti neden biriktirdiğini hiç sorgulamadık. Sana babaannemin ne kadar tuhaf bir kadın olduğunu anlatmayacağım, barbara cartland’la ne işi olduğunu da tabiki…

yılbaşı özel çekilişi biletlerime ikramiye vurmuş mu diye gastenin verdiği listeye tek tek bakarken aklıma geldi; babaannem öldüğü tarihte şu online sorgulama zımbırtısı icad olunmuş olsaydı oturur tek tek biletlere bişey isabet etmiş mi diye bakardım.  O zaman o online sorgulama şeysini hayatımda ilk defa kullanmış olurdum. Boş işlere bayıldığım kadar hiç birşeye bayılmıyorum dünyada… ben zaten sadece, tek tek o listeye bakıcam diye bilet alıyorum.  

İki biletime amorti çıkmış; birini hemen değiştireceğim, diğerini yılsonuna saklayacağım. Piyango hadisesi garip bir şekilde beni cezbeden bir şey. Belki de kitapların arasından tek tek çıkarıp tomar haline getirdiğim babaannemin eski piyango biletleriyle ilgisi vardır, bilemiyorum… geçenlerde bir metinde bir şeyi sevmeniz için birinin sizden önce o şeyi sevmiş olması yeterlidir diye yazıyordu. Önce çok acımasızca geldi ama sonra...
Neyse  piyango konusuna geri dönecek olursak, hayatımda amortiden öteye hiçbir ikramiye veya her hangi bir çekilişten herhangi bir şey kazanmamış olmama rağmen, (iddiayı saymıyorum) “piyango”yla ilgili resmen tutarlı ve neredeyse regüler ama tamamen  refleksif   bir davranış modelim var. Mesela,  amorti çıkan biletimi hep yılsonuna saklarım. yaşadığım şehirden farklı bir şehirdeysem mutlaka bir piyango bileti alırım. Üstündeki rakamları gördüğüm bileti almam, yani bu demek oluyor ki bileti gözlerim kapalı çekerim. (kimbilir ne diyorlardır ben o hallerdeyken…) çekiliş günü piyango biletime bişey isabet etmiş mi diye merak etmem, yaklaşık bir hafta sonra bakarım, piyango biletlerini asla katlamam,  Shirley Jackson’un The Lottery’si short story denince ilk aklıma gelen hikayedir (ikincisi Yellow Wall Paper. Onun da yazarını hep unuturum.)

Falan filan… tüm bunları içerik yeterince luzumsuz olsun ki okumaya başlayan buraya kadar bile dayanamasın başka bloglara uğrasın diye yazıyorum.  Hassasiyet, hususiyet, ürkeklik gibi uyduruk bazı hisler zaman zaman bünyeme uğruyor inkar etmiyorum. Ama sonra kötü bir şey yapmadığımı kendime söyleyerek huzursuzluklarımı bastırıyorum.

Kar yağdığında evimin yolu kapanıyor;  tabi beni hiç bozmuyor bu.  Ama pencereden seyrediyorum, millette bir telaş başlıyor. Taksi durakları, telefonun kablosunu fişten çekiyor olmalı çünkü sürekli dıt dıt sesi veriyormuş, komşulardan biri diğerine yakınırken duydum. İnsanlar, kendilerini dönüştürdükleri yaratıkları aynada seçebiliyorlar mı acaba? Tam bir kahraman gibi elime bir çuval mama alıp etraftaki kedi köpeği beslemeye çıktım. Bunu sadece yoğun yağmur veya kar yağdığında yapıyorum; çünkü o deli damgası yapıştırdığımız deli teyzeler var ya; 37 kedi annesi olanlar; onlar düzenli olarak besliyor hayvanları. Hem kim delilerin sorumluluk sahibi olamayacağını söyleyebilir ki? Sadece meşakkatli havalarda çıkamıyorlar, o işi de ben üstlendim fena mı?
Fena tabii…
Yürürken etrafımda olan biteni bu kadar net algılayabilmem hafiften sahtekarlığımı yüzüme vuruyor. Şöyle düşünüyorum; şu kadının, yargıcı marka lağımcı çizmeleri iki karış kara batmış halde,  ağzından dumanlar çıkararak; “bun ne rezalet! 11’de toplantım var nasıl yetişicem, arabamı çıkaramıyorum; neden tuzlamadınız park yerini” diye ağlanırken, göz ucuyla beni kestiğini fark ediyorum;  içinden  “çek şu köpekleri ayak altından” diyordur diye düşünüp kibirle karışık bir keyif anı yaşıyorum. Kadınla alıp veremediğim hiç bir şey yok aslında ama onun vazgeçemediği şeyleri elimin tersiyle itebilecek bir yaşam algısı içinde olduğum gerçeği kibirimi ele veriyor. Ona baya baya acıdığımı duyumsuyorum; nerdeyse elimdeki torbadan bir avuç köpek maması uzatıp, “gel sen de ye”.. diyeceğim.  Uyanma saatimin bile bellirsiz olduğu düzensiz gündüzler ve alabildiğine gecelerden mütevellit hayatıma şükrederken buluyorum kendimi.  Bu hissiyatın beni huzursuz ettiğini fark edinceye kadar yaşamış olduğum bu kibir anlarının suçluluğu ile hayvanlara paylaştırdığım mama miktarını gayriihtiyari biraz daha fazlalaştırdığımı hissediyorum.  Ne yapıyorum ben? diye geçiriyorum içimden… kadının hakkını hayvanlara pay ederek bir çeşit Robin Hood mu oldum şimdi? Çok üzülüyorum insan olduğuma; pekiala bir kedi olarak doğmuş olabilirdim. Üstelik pek az farkım var onlardan şu halimle bile. Sadece suçluluk duygum ve iki ayağımın üzerinde yürüyebiliyor oluşum beni nasıl insan yapabiliyor?
Bir hane nasıl döndürülüyor haberin var mı? diye azarlarken kendimi, bir yandan da “var elbet!” diye dik dik cevap veriyorum.
Neyse,
Sonunda  trafikte sürekli şerit ihlali yaptıkları için sürekli küfrettiğim tipte kazulet gibi bir rangerover’la takım elbiseli bir adam geldi ve  tüm yargıcı marka lağımcı çizmeli iş kadınlarını ve ugg botlu üniversite öğrencilerini toplayarak ufukta kayboldu.  (Lağımcı çizmelerinin yargıcı marka olduğundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun diye soracak olursan; bende de var aynısından.)

Tüm bu mevzu içinde asıl beni şaşırtan,
Kadın jipe biner binmez arkasından söylenenlerin olmasıydı; bekçi güvenlik, taksici gibi kişiler, kadının agresif tutumundan haliyle şikayetçiydiler ve bir birlerine dertlenmekten başka da yapılacak bişey yoktu.  Az önce kadını varoluşsal açıdan ahlaksızca küçümsediğim için duyduğum suçluluk duygusu yüzünden; arkasından atıp tutan bekçi, güvelik, taksici arkadaşlara karşı onu savunma ihtiyacı hissettiysem de yok artık! bu kadar saçmalık yeter! diyip kendime engel oldum ve uzaklaştım oradan. Yürürken bir süre bunları düşündüm, demek ki kadının yaydığı kötü bir enerji vardı; antipatik bir ifadesi ve vücut dili vardı.  Öyleyse kadın hakkında tüm o düşündüğüm şeyler ve hissettiğim olumsuz hissiyat sadece varoluşsal kibirimden kaynaklanmıyordu; ama öyle ya da böyle onu ortaya çıkartmıştı.  bu sefer de peki ben nasıl bu tongaya düştüm diye düşünmeye başladım  ama sonra gözüm dalların üstündeki kar öbeklerine takıldı… insanın sadece doğada tüm kibirinden sıyrılabileceğini düşündüm, ama sonra bu çok ezbere bir genelleme gibi göründü.  Bu aralar yine yogayla ilgili bazı makaleler okuyorum; “ yamas” kavramı yani yoganın ilk aşaması self-restraint, self control ve diciplin olarak açıklanıyor; ilk aşama ve ikinci aşamada önemle üzerinde durulan ise kibir meselesi…çünkü çok tehlikeli insan yukarıda sıralanan özelliklere haizse; bu, kendiliğinden bir kibirli olma durumunu beraberinde getiriyor; kendisinin öyle hissetmemesi de bir tür kibir zaten falan filan gibi bir takım paradoxların içinde kaybolmamak için;  konuşulanları dinliycem diye kıstığım müziğin sesini biraz daha yükselttim çünkü bu şarkı çalıyordu…


dr dre kulaklıklarından almayı ciddi ciddi düşünüyorum,  kulakları da hiç üşütmez hem… yani hiç benim tarzım değil ama nedense pek bi seviyorum bu şarkıyı...

Karnı tok bir köpek soğuk filan dinlemiyor hemen karda yuvarlanıp ona buna sürtünüp türlü şebeklilkler yapmaya başlıyor. Kedilereyse diyecek yok anında arazi oluyorlar, muhtemelen olabilecek en sıcak köşeyi gözüne kestirip akşama kadar uyuklayacaklar…

Sevgiler
Jane

P.S.
Kafka şöyle diyor;
“O günle bu gün arasında yetişkinlik çağım var ama sanki arada hiç bir şey olmamış gibi. Bugün de sık aralıklarla çalışmamı durduruyorum, duvarlara dayanıp dinliyorum, işte toprağı oyan yaratık yine niyetini değiştirdi, tam ters yöne döndü ve yaptığı yolculuktan döndüğünde hak ettiği karşılaşmayı hazırlamam için bana zaman kazandırdı. Fakat burada herşey her zaman olduğundan daha kötü, büyük yapı savunmasız bekliyor, ben de artık bir çırak değil kocamış bir mimarım, elimdeki güç ve kararlılık bir anda uçuveriyor. Ne kadar yaşlanırsam yaşlanayım, şu andakinden de yaşlanmayı dilediğimin farkındayım, yosun örtünün altından kalkmayı istemeyecek denli yaşlanabileyim hatta, çünkü buranın rahatlığını şu anda yaşayamıyorum, en ufak gürültüde hemen aşağıya koşmaya başlıyorum…
…kulağımı gelişigüzel yerlere dayayıp dinliyorum, yine yanılmışım… dışarıda değişiklik azdır, zamanın üzerine çıkılarak sakinlik korunabilir ama burada, aşağıda her an sağa sola kulak kabartmayı gerektirir tehlikeler. ..çevremdeki herşey bana tedirgin ve telaşlı gibi görünüyor, bana bakar ve beni rahatsız etmemek için gözlerini kaçırıyorlar sanki, sonra vazgeçip kurtarıcı kararlarımı anlayabilmek için gözlerimin içine bakıyorlar. Başımı sallıyorum, çünkü tek bir karar bile almış değilim…”
Kar yağarken Kafka okumayı ne çok seviyorum. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder