Bu gibi zamanlarda sadece uyumak istiyorum.
Bazen hiç bir şey hakkında doğruyu söyleyemediğimi fark edip
allak bullak oluyorum. Tam anlamıyla yalancılık
da denemez buna. Ben zaten hep bir fark olduğunu savunmuşumdur, doğruyu
söylememekle yalan söylemek arasında…
Mesela bir zaman etrafımda bir kız vardı; o zamana kadar tanıdığım herkesten çok daha
hasarlıydı; sana onunla kadınlar
tuvaletine kadar eşlik etmen için adeta yalvarır; Bir kabine girer, kapıyı açık
bırakır, parmağını boğazına sokup kusmaya başlardı. Anoraksi kelimesinin yeni
yeni telaffuz edildiği günlerdi; kendisi anoraksi filan değildi tabiki... sonra
küçükken babaannesi tarafından tacize
uğradığını söyler dururdu. Kuzeninin bir
gün bakkala diye çıkıp bir daha dönmediğini; tek sevgilisinin öldürüldüğünü
onun için bir daha asla aşık olmayacağını anlatırdı.
daha neler neler…
yalan dediysem böyle ağır yalanlardan bahsediyorum. Bu tip
yalancıları hep enteresan bulmuşumdur. Ama acayip de tırsardım kızdan. Sebebini
pek anlayamasam da, işte bir sebepten benimle takılmaktan hoşlanırdı... diğer
kızlar gibi eve telefon etmezdi ama okulda ilk teneffüste hemen yanıma gelir
yeni hikayeler anlatırdı… Diğer kızlar da onu yanımda gördükçe uzaklaşırlardı
benden. Adı Gülkan’dı. Ama onunla
hiç aynı sınıfta olmadığım için bunun gerçek adı olduğundan bile şüpheliyim. Gerçi
heryere ismini kazırdı, defterlere bahçedeki bankların üstüne, sıraya filan… Malum
söz ettiğim zamanlar hardcore metal çağı olduğundan insanlarda sürekli metal
gruplarının isminin yazıldığı fontlarla yazı yazma hastalığı vardı. O da
Metallica’nın fontunu kendi ismine uygular hatta bunu kırmızı kalemle yazıp N’nin
ucuna küçük damlalar çizerdi; kanlı gözyaşı akıyormuş gibi haller… gerçekten
korkunç bir tipti. Sürekli abuk sabuk müzikler getirip kulağıma dayardı;
doğubanktan bir sony walkman aldırmıştım, onunsa babası yurtdışından CDman
getirmişti. Üstünde başında pek bişey yoktu ama CDman’iyle çok havalıydı
aslında. Babası çalacak cd getirmediği
için sürekli benim walkman’ime yavşıyordu. Ben de metal müzik konusunda hiç çaktırmamaya
çalışsam da çok sıkıntılıydım. Bayılarak dinliyormuş gibi göründüğüm müzikleri
dinlerken kusasım geliyordu. Gunsn roses benim için limitti aslında, ötesine
geçemiyordum bir türlü. Eve gider gitmez UB40 filan dinliyordum. İşte Gülkan’la ikimizin arasındaki fark buydu;
benim yalancılığım çok sahtekarcaydı.
Bütün o kızlar arasında nerede ve nasıl olduğunu merak
ettiğim tek insandır hala.
şu cümleyi okuyordum, ona takıldım da onun için anlattım
bunları galiba;
“bazan yaşanırken umursamadığınız önemsiz anların,
yaşamınızın koca bir dönemine damgasını vurduğu olur.”
***
Etraftaki salgın ne acayip birşeymiş bir hafta öksürdüm
durdum. Bitki çayı falan kar etmedi. Bugün biraz ayaklanır gibiyim ama hala
sadece uyumak istiyorum. Bu hafta
sanırım çok az evden dışarı çıktım; bir kere metroya bindim iki durak sonra bir
öksürmeye başladım kendimi metronun dışına zor attım. Metrodaki insanlar
öksürerek öleceğimi sanıp tuhaf tuhaf baktılar bana. Ama kimse çıkarıp
çantasından bir su vermedi. Belki de çantalarında su yoktu ama… yine de böyle
durumlarda insanlar yardımsal bir müdahalede bulunmak için çok yavaş
kalıyorlar. Bunun üzerine biraz düşündüm de; sanırım yine sürü pisikolojisiyle
alakalı. Böyle topluluk içindeyken ilk hareketi yapmak için hep birbirlerine
bakıyorlar. Bir lider arıyorlar sanki...Resim şu: kadın öksürmeye başlar, bir
iki derken öksürükten kurtulamadıkça boynundan yukarısı kıpkırmızı olur, gözlerinden yaşlar akmaya
başlar; neredeyse boğulmak üzeredir çünkü öksürmekten nefes alamamaktadır ve…
O Kahraman ayağa kalkar; “arkadaşlar yanında suyu olan yok
mu???” der ve birden şaşal şişeleri kadının önüne serilir; ama…
Ya kimsede su yoksa?
Kahraman’a ne olacak o zaman?
Yok ama böyle bir kahramanlığı ve beraberinde getirdiği bir
takım riskleri kimse göze alamadı ve ben de mal mal bakışlar arasında metronun
dışında boğulmak üzere ilk durakta indim. Neyse inince hava değişikliğinden midir,
hareketten midir geçti biranda. Yine de bir daha cesaret edemediğim için
binmedim trene yeniden. Bu arada
metrodaki bozuk parayla snack, su, içecek alınabilen makineleri kaldırmışlar
duraklardan. Su almak için dışarı çıkmam
gerekti; ben de birdaha içeri girmeye üşendim. Böyle yani öksürüklü hastalık en
sevmediğim hastalık türü. Yoksa hasta olmayı severim aslında.
Bir sürü film seyrettim, ve bir de uyuyup uyanıp Andy Warhol
kitabını okudum. Andy Warhol’dan arkadaş olmaz ama Andy Warhol arkadaşım
olsaydı keşke diye hayıflandım durdum.
Şu paragrafı dinle:
“Doğru sözcükleri bularak yeni alanlar yaratabilen insanlar
beni etkiliyor. Ben sadece bir dil biliyorum, bazen bir cümlenin ortasında,
dili konuşmaya çalışan bir yabancı gibi hissediyorum kendimi, çünkü bazı
sözcüklerin bazı kısımları kulağıma garip gelmeye başlayıncasözcük spazmları
geçi,riyorum ve sözcüğü telaffuz ederken tam ortasında , “ Ay bu böyle doğru
olmaz- çok garip geliyor kulağa , bu sözcüğü sonuna kadar söylemeli miyimyoksa
başka bir şeye mi çevirmeliyim bilmem, çünkü ağzımdan iyi çıkarsa doğru olur ama
kötü çıkarsa gerizekalı gibi durur”diye düşünüyorum, dolayısıyla birden fazla
heceli sözcüklerin orta yerinde bazen kafam karışıyor ve arkasına başka
sözcükler yapıştırmaya çalışıyorum. Bazen bundan iyi gazetecilik çıkıyor ortaya
(bu arada gazeteciliğin yerine kullandığı kelime jurnalism sanırım) ve benden
alıntı yaptıklarında basılı olarak güzel duruyor, bazen de çok rahatsız edici
oluyor. Söylediğinizsözcükler kulağınıza tuhaf gelmeye başlayınca ve siz de
birini ötekine yamamaya girişince ne ortaya çıkacağını asla önceden
kestiremezsiniz.”
bayaa komik.
bitane daha passenger? :)
sevgiler,
Jane
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder