1 Mart 2013 Cuma

58 MEKTUP; NEDEN SCARLET JOHANSSON'UN HİÇ DERDİ YOK?



Bu gibi zamanlarda sadece uyumak istiyorum.


Bazen hiç bir şey hakkında doğruyu söyleyemediğimi fark edip allak bullak oluyorum.  Tam anlamıyla yalancılık da denemez buna. Ben zaten hep bir fark olduğunu savunmuşumdur, doğruyu söylememekle yalan söylemek arasında…
Mesela bir zaman etrafımda  bir kız vardı;  o zamana kadar tanıdığım herkesten çok daha hasarlıydı;  sana onunla kadınlar tuvaletine kadar eşlik etmen için adeta yalvarır; Bir kabine girer, kapıyı açık bırakır, parmağını boğazına sokup kusmaya başlardı. Anoraksi kelimesinin yeni yeni telaffuz edildiği günlerdi; kendisi anoraksi filan değildi tabiki... sonra küçükken  babaannesi tarafından tacize uğradığını söyler dururdu.  Kuzeninin bir gün bakkala diye çıkıp bir daha dönmediğini; tek sevgilisinin öldürüldüğünü onun için bir daha asla aşık olmayacağını anlatırdı.
 daha neler neler…
yalan dediysem böyle ağır yalanlardan bahsediyorum. Bu tip yalancıları hep enteresan bulmuşumdur. Ama acayip de tırsardım kızdan. Sebebini pek anlayamasam da, işte bir sebepten benimle takılmaktan hoşlanırdı... diğer kızlar gibi eve telefon etmezdi ama okulda ilk teneffüste hemen yanıma gelir yeni hikayeler anlatırdı… Diğer kızlar da onu yanımda gördükçe uzaklaşırlardı benden.   Adı Gülkan’dı.   Ama onunla hiç aynı sınıfta olmadığım için bunun gerçek adı olduğundan bile şüpheliyim. Gerçi heryere ismini kazırdı, defterlere bahçedeki bankların üstüne, sıraya filan… Malum söz ettiğim zamanlar hardcore metal çağı olduğundan insanlarda sürekli metal gruplarının isminin yazıldığı fontlarla yazı yazma hastalığı vardı. O da Metallica’nın fontunu kendi ismine uygular hatta bunu kırmızı kalemle yazıp N’nin ucuna küçük damlalar çizerdi; kanlı gözyaşı akıyormuş gibi haller… gerçekten korkunç bir tipti. Sürekli abuk sabuk müzikler getirip kulağıma dayardı; doğubanktan bir sony walkman aldırmıştım, onunsa babası yurtdışından CDman getirmişti. Üstünde başında pek bişey yoktu ama CDman’iyle çok havalıydı aslında.  Babası çalacak cd getirmediği için sürekli benim walkman’ime yavşıyordu.  Ben de metal müzik konusunda hiç çaktırmamaya çalışsam da çok sıkıntılıydım. Bayılarak dinliyormuş gibi göründüğüm müzikleri dinlerken kusasım geliyordu. Gunsn roses benim için limitti aslında, ötesine geçemiyordum bir türlü. Eve gider gitmez UB40 filan dinliyordum.  İşte Gülkan’la ikimizin arasındaki fark buydu; benim yalancılığım çok sahtekarcaydı.
Bütün o kızlar arasında nerede ve nasıl olduğunu merak ettiğim tek insandır hala.
şu cümleyi okuyordum, ona takıldım da onun için anlattım bunları galiba;
“bazan yaşanırken umursamadığınız önemsiz anların, yaşamınızın koca bir dönemine damgasını vurduğu olur.”
***

Etraftaki salgın ne acayip birşeymiş bir hafta öksürdüm durdum. Bitki çayı falan kar etmedi. Bugün biraz ayaklanır gibiyim ama hala sadece uyumak istiyorum.  Bu hafta sanırım çok az evden dışarı çıktım; bir kere metroya bindim iki durak sonra bir öksürmeye başladım kendimi metronun dışına zor attım. Metrodaki insanlar öksürerek öleceğimi sanıp tuhaf tuhaf baktılar bana. Ama kimse çıkarıp çantasından bir su vermedi. Belki de çantalarında su yoktu ama… yine de böyle durumlarda insanlar yardımsal bir müdahalede bulunmak için çok yavaş kalıyorlar. Bunun üzerine biraz düşündüm de; sanırım yine sürü pisikolojisiyle alakalı. Böyle topluluk içindeyken ilk hareketi yapmak için hep birbirlerine bakıyorlar. Bir lider arıyorlar sanki...Resim şu: kadın öksürmeye başlar, bir iki derken öksürükten kurtulamadıkça boynundan yukarısı  kıpkırmızı olur, gözlerinden yaşlar akmaya başlar; neredeyse boğulmak üzeredir çünkü öksürmekten nefes alamamaktadır ve…
O Kahraman ayağa kalkar; “arkadaşlar yanında suyu olan yok mu???” der ve birden şaşal şişeleri kadının önüne serilir; ama…
Ya kimsede su yoksa?
Kahraman’a ne olacak o zaman?
Yok ama böyle bir kahramanlığı ve beraberinde getirdiği bir takım riskleri kimse göze alamadı ve ben de mal mal bakışlar arasında metronun dışında boğulmak üzere ilk durakta indim. Neyse inince hava değişikliğinden midir, hareketten midir geçti biranda. Yine de bir daha cesaret edemediğim için binmedim trene yeniden.  Bu arada metrodaki bozuk parayla snack, su, içecek alınabilen makineleri kaldırmışlar duraklardan.  Su almak için dışarı çıkmam gerekti; ben de birdaha içeri girmeye üşendim. Böyle yani öksürüklü hastalık en sevmediğim hastalık türü. Yoksa hasta olmayı severim aslında.
Bir sürü film seyrettim, ve bir de uyuyup uyanıp Andy Warhol kitabını okudum. Andy Warhol’dan arkadaş olmaz ama Andy Warhol arkadaşım olsaydı keşke diye hayıflandım durdum.
Şu paragrafı dinle:

“Doğru sözcükleri bularak yeni alanlar yaratabilen insanlar beni etkiliyor. Ben sadece bir dil biliyorum, bazen bir cümlenin ortasında, dili konuşmaya çalışan bir yabancı gibi hissediyorum kendimi, çünkü bazı sözcüklerin bazı kısımları kulağıma garip gelmeye başlayıncasözcük spazmları geçi,riyorum ve sözcüğü telaffuz ederken tam ortasında , “ Ay bu böyle doğru olmaz- çok garip geliyor kulağa , bu sözcüğü sonuna kadar söylemeli miyimyoksa başka bir şeye mi çevirmeliyim bilmem, çünkü ağzımdan iyi çıkarsa doğru olur ama kötü çıkarsa gerizekalı gibi durur”diye düşünüyorum, dolayısıyla birden fazla heceli sözcüklerin orta yerinde bazen kafam karışıyor ve arkasına başka sözcükler yapıştırmaya çalışıyorum. Bazen bundan iyi gazetecilik çıkıyor ortaya (bu arada gazeteciliğin yerine kullandığı kelime jurnalism sanırım) ve benden alıntı yaptıklarında basılı olarak güzel duruyor, bazen de çok rahatsız edici oluyor. Söylediğinizsözcükler kulağınıza tuhaf gelmeye başlayınca ve siz de birini ötekine yamamaya girişince ne ortaya çıkacağını asla önceden kestiremezsiniz.”

bayaa komik.


bitane daha passenger? :)


sevgiler, 
Jane

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder