Mayıs bitecek önce ve döngü tamamlanacak.
Gittiğim kadar geri dönmüşlüğüm olacak o zaman;
Şimdi yine biraz uzaktayım ve uyumak değil de gözlerimi
dinlendirmek gibi hani…
ne çok isyan gördü bizim topraklar o esnada, ben biraz
uzaktayken… isyan aşktan daha baş döndürücü bazen. bazen de tam tersi ama ikisi de kendi
ekseninde…
dünyaya gelince;
Dünya da gözümde küçüldükçe küçüldü… insanın insana ettiği
anlaşılır gibi değil.
Onun için fazla yaklaşmamalı birbirine…
Biraz uzaktayım hep ve bazen biraz daha uzaklaşıyorum; ve
bazen uzaklaştığım kadar yaklaşıyorum ve yine biraz uzakta oluyorum. Bu da
benim dengem.
Denge adildir.
Adil ve zarif yaşamak lazım.
yaşıyorum çünkü elimden geldiğince ölüme karşı. Mevsimlerin,
yılların içinde yaşıyorum. Güneş açtı mı
hemen mutlu…
bir yılı yola çıkıp geri dönerek geçirdim. Değiştirdiğim
perdelerin keyfini bile süremedim. Her gittiğim yerden bir ev eşyasıyla döndüm
ama yeniden yola çıkmam bir haftayı bulmadı bazen.
Sadece kuşların konuştuğu, böceklerinse zırvaladığı bir
yerde birkaç günden uzun kaldığım oldu; takvimi bırak saatin anlamsızlaştığı
bir yerdi. Çok güzeldi; hiç yazamadım hiç… orada ayı takip ettim ilk defa doğup, dolup,
battığını gözlerimle gördüm günler geçti öyle.
Sonra insana karıştım, isyana karıştım herkes kadar…
sana uzaklardan ve topraklarımızdan
ya da isyandan bahsetmeyeceğim. Başka şeyler de anlatabilirim. Daha yakın
şeyler, insana dair.
Şeye gitmiştim birkaç günlüğüne; oraya schaerburg diyeceğim. Çünkü bir kasabaya
schaerburg ismi verilecek olsaydı kesin buraya verilirdi.
Schaerburg’da bir gün, bir ara sokakta, bir dükkanda çok
güzel bir hamak gördüm, brezilya bayrağı gibi rengarenk çizgileri vardı
dekorasyon olsun diye koymuşlardı dükkana. Dükkan bir yüncü dükkanıydı, ve
sanırım düğme de satıyordu. Hamağın içine doldurmuşlardı yün yumaklarını ve
vitrinde bir sürü başka şey de vardı… mesela şu evlerde girişe koyulan
askılıklar vardır, ahşap olur, çanta, şemsiye mont falan asarsın işte onu ağaç
gibi dekore etmişlerdi; her bir koluna -dalların ucundaki yapraklar gibi görünen-yeşil yumaklar geçirmişlerdi. Hamağın bir ucunu bu sözde ağacın gövdesine
bağlamışlar diğer ucunu da vitrinin görünmeyen kısmına sabitlemişlerdi. Vitrinin alt kısmında bolca yeşil yumak vardı
ve üzerlerine rengarenk düğmeler serpilmişti, irili ufaklı… hani çimenin
üzerindeki çiçekler gibi olsun diye ama pek olmamıştı zaten vitrin o kadar
kalabalıktı ki biri ancak benim kadar vaktini harcarsa bu yüncü vitrinine,
belki o zaman fark ederdi. O da belki…
hamak öyle güzeldi ki içim acıdı, vitrinde rengi solup
gidecekti. Ne saçma bir dekorasyon diye düşündüm. İçeri girip bu fikrimi paylaşmaya karar
verdim. Yabancı bir insan olarak bunu yapabilmek an meselesiydi ve bu statümden
hoşnut olduğumu hissettim o an. Kendi yerimde, kendi insanıma karşı asla bu
kadar dürüst olamadım, ve bu çok normal tabii.
Neyse içeri girdim epey de büyük bir dükkandı, bir kadın
tezgahtar olur diye düşünmüştüm ama içerde sarışın gençten bir çocuk vardı.
Beni selamladı; hani o tezgahtarlara
özgü, ben bu dükkanda gördüğün her bir nesnenin efendisiyim ve istediğini
sorabilirsin edasıyla… O tavrı bilirsin; onun için güvenle yaklaştım. Yün almaya gelmedim diye başlamak istedim
cümleye ama birden yün kelimesinin İngilizcesini hatırlamadığımı fark ettim
hatta bilip bilmediğimden bile emin olamadım o yüzden başka bir cümle kurmaya
karar vermiştim ki “wool” dedim. Zihin
çok karışık bişey. Neyse ilk cümleden sonra çözüldüm. Hamağın ilgimi çektiğini;
böyle bir hamak almak istediğimi, buralarda bulup bulamayacağımı bilip
bilmediğini falan sorarak gayet zevzekçe konuyu dolandırmaya başladım. Çocuk da
son derece pozitif bir tavırla, hamağın dükkanın sahibine bir arkadaşı
tarafından hediye edildiğini, dükkan sahibinin evinde hamağı koyacak bir yer
olmadığı için ve aslında böyle bir hamağı koyabileceği tek yer bu vitrin olduğu için, dekorasyonunu onun üzerine kurduğunu anlattı.
Sence de harika değil m?
Yani “insan” çok muhteşem değil mi?
Düşünsene ufak tefek bir evin var muhtemelen balkonsuz ya da
Fransız balkonlu belki…
Biri sana bir hamak hediye ediyor.
Ya da şunu düşün;
Bir dostun var, ufak
tefek bir evi var bir de yün dükkanı… bir gün içinden geliyor ona bir hamak
hediye ediyorsun.
Biraz daha çene çalsam gelir mi acaba diye düşünmeye
başladım. Sahibi yani. Çünkü orada olsa hemen soracaktım; hamağı bana satarsa
vitrininin yeni dekorasyonu için ona yardım edecektim. İsterse tabi. Ama öyle olmadı tabi yani gelen giden olmadı,
zaten bir yüncü dükkanında insan ne kadar vakit geçirebilir ki…
ayrıca belki kadın
dükkanda durmuyordu gerçi muhakkak uğruyordur vitrini kendi dizayn ettiğine göre…
bunları düşündüm ama çocuğa gelir mi diye sormadım, sanırım biraz da tuhaflığından
ürktüm. Hem durumun hem de isteğimin. Ben
de çıktım. Ogün çok yürüdüm. Bir sürü şey gördüm, bir sürü şey yedim falan...
akşam eve dönerken sanırım bir şekilde sokağı buldum, görür görmez de tanıdım. Dükkanın
önünden geçerken içeri baktım ve sabahki tezgahtar çocuğun yanında gördüm onu. Fakat
onu görmeliydin, gerçekten hamak hediye edilesi biriydi. Böylece cesaretimi
toplayıp içeri girdim. Sanki beni bekliyor gibiydi biliyor musun? Belki de
çocuk ona benden bahsetmişti, tuhaf biri geldi buraya hamağı sordu falan demiş
olabilirdi. Neyse fazla kıvranmam gerekmedi. Direkt konuya girdim.
“Sabah bu sokaktan geçerken…” dedim “hamak dikkatimi çekti,
böyle bir hamağı nereden alabileceğimi sormak için içeri girmiştim…” tezgahtarı
gösterdim. “…bana hikayenizi anlattı.
- Hamağı bana satmak ister misiniz? Çünkü onu asacak
muhteşem bir bahçem var ve ne zaman gelirseniz istediğiniz kadar yatabilirsiniz
hamağınızda.
“Bahçeniz nerede” dedi,
“ tükiye’de ege’de bir köyde” dedim.
Bir kahkaha patlattı.
Ben de güldüm. Sonra dedim
ki;
-hamağınıza yatabilmek için belki uzak ihtimal gibi
görünüyor ama diğer seçenek dükkan vitrini.
“Hamak bana hediye verildi” dedi.
“size bu hamağı kim hediye ettiyse onu da
davet ediyorum o zaman dedim.”
Yine güldük.
Epey güldük.
Neyse uzatmayayım.
Sonunda 40€ verdim hamağa.
Dükkanı kapattıktan sonra da vitrini yeniden dekore etmeye
söz verdim. Hamağın yerine yünlerden gök kuşağı yaptık. Daha bile güzel oldu. ilk defa bir dükkanın vitrinine girmiş oldum. garip bişey değildi, daha garipserim diye düşünmüştüm. çocukken böyle şeyleri fantasize ederdim aslında... neyse.
sonunda hamak yerini buldu.
gerçekten nefis bir hamak ve gerçekten çok rahat; Luis Bunuel’in
otobiyografisini bitirdim üzerinde yatarken; epey gökyüzü seyrettim dalların
arasından, ara ara seni de düşündüm yalan değil.
Sevgiler
Jane
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder