30 Mayıs 2014 Cuma

64. MEKTUP, DÖNGÜ VE DENGE


Mayıs bitecek önce ve döngü tamamlanacak.

Gittiğim kadar geri dönmüşlüğüm olacak o zaman;

Şimdi yine biraz uzaktayım ve uyumak değil de gözlerimi dinlendirmek gibi hani…

ne çok isyan gördü bizim topraklar o esnada, ben biraz uzaktayken… isyan aşktan daha baş döndürücü bazen.  bazen de tam tersi ama ikisi de kendi ekseninde…

dünyaya gelince;

Dünya da gözümde küçüldükçe küçüldü… insanın insana ettiği anlaşılır gibi değil.

Onun için fazla yaklaşmamalı birbirine…

Biraz uzaktayım hep ve bazen biraz daha uzaklaşıyorum; ve bazen uzaklaştığım kadar yaklaşıyorum ve yine biraz uzakta oluyorum. Bu da benim dengem.

Denge adildir.

Adil ve zarif yaşamak lazım.

yaşıyorum çünkü elimden geldiğince ölüme karşı. Mevsimlerin, yılların içinde yaşıyorum.  Güneş açtı mı hemen mutlu…

bir yılı yola çıkıp geri dönerek geçirdim. Değiştirdiğim perdelerin keyfini bile süremedim. Her gittiğim yerden bir ev eşyasıyla döndüm ama yeniden yola çıkmam bir haftayı bulmadı bazen.  

Sadece kuşların konuştuğu, böceklerinse zırvaladığı bir yerde birkaç günden uzun kaldığım oldu; takvimi bırak saatin anlamsızlaştığı bir yerdi. Çok güzeldi; hiç yazamadım hiç…  orada ayı takip ettim ilk defa doğup, dolup, battığını gözlerimle gördüm günler geçti öyle.

Sonra insana karıştım, isyana karıştım herkes kadar…

sana  uzaklardan ve topraklarımızdan ya da isyandan bahsetmeyeceğim. Başka şeyler de anlatabilirim. Daha yakın şeyler, insana dair.

Şeye gitmiştim birkaç günlüğüne; oraya  schaerburg diyeceğim. Çünkü bir kasabaya schaerburg ismi verilecek olsaydı kesin buraya verilirdi.

Schaerburg’da bir gün, bir ara sokakta, bir dükkanda çok güzel bir hamak gördüm, brezilya bayrağı gibi rengarenk çizgileri vardı dekorasyon olsun diye koymuşlardı dükkana. Dükkan bir yüncü dükkanıydı, ve sanırım düğme de satıyordu. Hamağın içine doldurmuşlardı yün yumaklarını ve vitrinde bir sürü başka şey de vardı… mesela şu evlerde girişe koyulan askılıklar vardır, ahşap olur, çanta, şemsiye mont falan asarsın işte onu ağaç gibi dekore etmişlerdi; her bir koluna -dalların ucundaki yapraklar gibi görünen-yeşil yumaklar geçirmişlerdi. Hamağın bir ucunu bu sözde ağacın gövdesine bağlamışlar diğer ucunu da vitrinin görünmeyen kısmına sabitlemişlerdi.  Vitrinin alt kısmında bolca yeşil yumak vardı ve üzerlerine rengarenk düğmeler serpilmişti, irili ufaklı… hani çimenin üzerindeki çiçekler gibi olsun diye ama pek olmamıştı zaten vitrin o kadar kalabalıktı ki biri ancak benim kadar vaktini harcarsa bu yüncü vitrinine, belki o zaman fark ederdi. O da belki… 

hamak öyle güzeldi ki içim acıdı, vitrinde rengi solup gidecekti. Ne saçma bir dekorasyon diye düşündüm.  İçeri girip bu fikrimi paylaşmaya karar verdim. Yabancı bir insan olarak bunu yapabilmek an meselesiydi ve bu statümden hoşnut olduğumu hissettim o an. Kendi yerimde, kendi insanıma karşı asla bu kadar dürüst olamadım, ve bu çok normal tabii.  

Neyse içeri girdim epey de büyük bir dükkandı, bir kadın tezgahtar olur diye düşünmüştüm ama içerde sarışın gençten bir çocuk vardı. Beni selamladı;  hani o tezgahtarlara özgü, ben bu dükkanda gördüğün her bir nesnenin efendisiyim ve istediğini sorabilirsin edasıyla… O tavrı bilirsin; onun için güvenle yaklaştım.  Yün almaya gelmedim diye başlamak istedim cümleye ama birden yün kelimesinin İngilizcesini hatırlamadığımı fark ettim hatta bilip bilmediğimden bile emin olamadım o yüzden başka bir cümle kurmaya karar vermiştim ki “wool” dedim.  Zihin çok karışık bişey. Neyse ilk cümleden sonra çözüldüm. Hamağın ilgimi çektiğini; böyle bir hamak almak istediğimi, buralarda bulup bulamayacağımı bilip bilmediğini falan sorarak gayet zevzekçe konuyu dolandırmaya başladım. Çocuk da son derece pozitif bir tavırla, hamağın dükkanın sahibine bir arkadaşı tarafından hediye edildiğini, dükkan sahibinin evinde hamağı koyacak bir yer olmadığı için ve aslında böyle bir hamağı koyabileceği tek yer bu vitrin olduğu için, dekorasyonunu onun üzerine kurduğunu anlattı. 

Sence de harika değil m?

Yani “insan” çok muhteşem değil mi?

Düşünsene ufak tefek bir evin var muhtemelen balkonsuz ya da Fransız balkonlu belki…

Biri sana bir hamak hediye ediyor. 

 Ya da şunu düşün;

Bir dostun var,  ufak tefek bir evi var bir de yün dükkanı… bir gün içinden geliyor ona bir hamak hediye ediyorsun.

Biraz daha çene çalsam gelir mi acaba diye düşünmeye başladım. Sahibi yani. Çünkü orada olsa hemen soracaktım; hamağı bana satarsa vitrininin yeni dekorasyonu için ona yardım edecektim. İsterse tabi.  Ama öyle olmadı tabi yani gelen giden olmadı, zaten bir yüncü dükkanında insan ne kadar vakit geçirebilir ki…
ayrıca belki kadın dükkanda durmuyordu gerçi muhakkak uğruyordur vitrini kendi dizayn ettiğine göre…
bunları düşündüm ama çocuğa gelir mi diye sormadım, sanırım biraz da tuhaflığından ürktüm. Hem durumun hem de isteğimin.  Ben de çıktım. Ogün çok yürüdüm. Bir sürü şey gördüm, bir sürü şey yedim falan... akşam eve dönerken sanırım bir şekilde sokağı buldum, görür görmez de tanıdım. Dükkanın önünden geçerken içeri baktım ve sabahki tezgahtar çocuğun yanında gördüm onu. Fakat onu görmeliydin, gerçekten hamak hediye edilesi biriydi. Böylece cesaretimi toplayıp içeri girdim. Sanki beni bekliyor gibiydi biliyor musun? Belki de çocuk ona benden bahsetmişti, tuhaf biri geldi buraya hamağı sordu falan demiş olabilirdi. Neyse fazla kıvranmam gerekmedi. Direkt konuya girdim.

“Sabah bu sokaktan geçerken…” dedim “hamak dikkatimi çekti, böyle bir hamağı nereden alabileceğimi sormak için içeri girmiştim…” tezgahtarı gösterdim.  “…bana hikayenizi anlattı.

- Hamağı bana satmak ister misiniz? Çünkü onu asacak muhteşem bir bahçem var ve ne zaman gelirseniz istediğiniz kadar yatabilirsiniz hamağınızda.

“Bahçeniz nerede” dedi,

“ tükiye’de ege’de bir köyde” dedim.

Bir kahkaha patlattı.

Ben de güldüm.  Sonra dedim ki;

-hamağınıza yatabilmek için belki uzak ihtimal gibi görünüyor ama diğer seçenek dükkan vitrini.

“Hamak bana hediye verildi” dedi.

  “size bu hamağı kim hediye ettiyse onu da davet ediyorum o zaman dedim.”

Yine güldük.

Epey güldük.

Neyse uzatmayayım.

Sonunda 40€ verdim hamağa.

Dükkanı kapattıktan sonra da vitrini yeniden dekore etmeye söz verdim. Hamağın yerine yünlerden gök kuşağı yaptık. Daha bile güzel oldu. ilk defa bir dükkanın vitrinine girmiş oldum. garip bişey değildi, daha garipserim diye düşünmüştüm. çocukken böyle şeyleri fantasize ederdim aslında... neyse.
sonunda hamak yerini buldu.

gerçekten nefis bir hamak ve gerçekten çok rahat; Luis Bunuel’in otobiyografisini bitirdim üzerinde yatarken; epey gökyüzü seyrettim dalların arasından, ara ara seni de düşündüm yalan değil.

Sevgiler
Jane

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder