Yazın hali bir tuhaf bu yıl değil mi? Fırtınalar, yağmurlar; ağustos gelmeden 54
dereceler…
İstanbul’dayım bir süredir…
moralimi bozuyor İstanbul.
Sabahları yarım saat daha uzattım uykumu. Sonra kalkıp çay koyuyorum ama çıkıp kahvaltı
için bir şeyler alasım gelmiyor… sabah yürüyüşlerini kestim. Yogayı bırak,
kollarımı başımın üstüne kaldırıp esneyesim bile yoktu bir ara. Bitkilere su
veriyordum, balkon kapısını açıp odayı havalandırırken iki derin nefes alıyordum
o kadar. Sabahlığı üzerimden anca öğlene doğru atar olmuştum.
televizyon seyretmem zaten gündüz de; radyo bile dinleyesim yoktu saat başı habere
bağlanıyorlar diye. Bu ülkenden ve insanımızdan kaynaklı ümitsizliğim, had safhada
anksiyete yarattı bünyemde…
Toplumsal hayat dediğimiz şey kara bulut gibi çökmüyor mu herkesin
üstüne ?
nasıl olur diyorum, nasıl oldu? Ne ara izin verdiler böyle
olmasına, hadi ben uyuyordum… herkes mi uyuyordu? Hadi beni o kadar da
bağlamıyordu, en nihayetinde tuzum kuruydu… e herkesin mi tuzu kuruydu? Şimdi
nasıl yaşayacağız? Alışkanlıklarımız, prensiplerimiz, değiştiremediklerimiz,
değiştirmek istemediklerimiz, paha biçemediklerimiz, inandıklarımız???
Silikleşmeli… görünür olanın canı yanacak.
Nasıl olacak bundan sonrası?
Gözüm kararıyor…
öfkem başıma vuruyor ve karakterimde onarılamayacak bir bozulma yaratacak diye
korkuyorum.
Metroya binemiyorum uzun süredir. Karşı koltukta oturan insana bakışımdan
korkuyorum.” Tüm bunları başıma sen açtın” diye bakıyorum çünkü; “sen ve
yanındaki ve onun yanındaki… Ben uyuyordum sadece; ama sizin de bu kadar derin uyuyabileceğinizi
düşünmedim. Benim uyumaya hakkım vardı çünkü çözmüştüm herşeyi ama sizin yoktu
be kardeşim!” diyorum… “sizin gözünüzü açmanız gerekiyordu.”
İnsanlığın hep ileriye gideceğine dair çocukça bir inancım
vardı.
Arzuların rüyadaki karmaşası işte…
Silikleşmeli… parlarsan yanarsın.
Onarılamayacak bir bozulma… tahribat! Dönüştürülüyoruz…başka
bir şeye…
Bu sıkıntı, insanlık için hala yapabileceği bir şeyler
olduğunun düşünen bir insanın psikolojisinin yarattığı bir savunma refleksi mi
yoksa?
Olsa olsa bir küçük kentsoylu ıstırabı işte Can babanın
dediği gibi…
Varoluşa gelince onu yüklenme zorunluluğu var diye not
almışım bir kitabın kıyısına çok doğru…
Bacaklarımı karnıma çekiyorum gözlerimi kapatıp. Kendi adıma
söyleyecek hiçbir şeyim yok. Kabuğuma çekilip kilitlerimi mühürlüyorum. Düşüncelerim
çok dağınık.
Aslında tüm bunların benimle ne ilgisi var?
Yakında bir yolunu bulur yer değiştiririm. Olur biter. Iradem kuvvetlidir benim;
sigarayı bıraktığım gibi, kendilerini yönetsin diye seçtikleri adamı seçtikleri
için ve tekrar tekrar seçecekleri için insanlara kızmayı da bırakabilirim.
Onun için kendi moralimi düzeltmeye karar verdim; insan
inceliğinin kıymetini bilmeli.
Şu en sıcak günü denizde geçirdim. Sırtımı suya verip kollarımı iki yana açtım ve
güneşin bulutların arkasına saklandığı zamanlarda gökyüzüne diktim gözlerimi.
Öğleden sonra bi ara hava iyice kapattı ama sıcaktı ve denizden çıkmam
gerekmedi; hatta biraz yağmur bile çiseledi ben denizdeyken… denize giren diğer
insanları inceledim. Kulaç atanları, öylece duranları, kulaç atmayıp sadece
bacaklarını hareket ettirerek suyun üstünde duranları inceledim çaktırmadan.
Gün ışığında dağılan bulutların altında insanlar güzel
görünürler. Gelecekte ve güzeller güzeli geçmişte…
Ve senin gülüşün hep…Neyse…
Sevgiler
Jane
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder