6 Temmuz 2014 Pazar

65. MEKTUP; BİR KÜÇÜK KENTSOYLU ISTIRABI


Yazın hali bir tuhaf bu yıl değil mi?  Fırtınalar, yağmurlar; ağustos gelmeden 54 dereceler… 

İstanbul’dayım bir süredir…

moralimi bozuyor İstanbul.

Sabahları yarım saat daha uzattım uykumu.  Sonra kalkıp çay koyuyorum ama çıkıp kahvaltı için bir şeyler alasım gelmiyor… sabah yürüyüşlerini kestim. Yogayı bırak, kollarımı başımın üstüne kaldırıp esneyesim bile yoktu bir ara. Bitkilere su veriyordum, balkon kapısını açıp odayı havalandırırken iki derin nefes alıyordum o kadar. Sabahlığı üzerimden anca öğlene doğru atar olmuştum.

televizyon seyretmem zaten gündüz de;  radyo bile dinleyesim yoktu saat başı habere bağlanıyorlar diye. Bu ülkenden ve insanımızdan kaynaklı ümitsizliğim, had safhada anksiyete yarattı bünyemde…

Toplumsal hayat dediğimiz şey kara bulut gibi çökmüyor mu herkesin üstüne ?

nasıl olur diyorum, nasıl oldu? Ne ara izin verdiler böyle olmasına, hadi ben uyuyordum… herkes mi uyuyordu? Hadi beni o kadar da bağlamıyordu, en nihayetinde tuzum kuruydu… e herkesin mi tuzu kuruydu? Şimdi nasıl yaşayacağız? Alışkanlıklarımız, prensiplerimiz, değiştiremediklerimiz, değiştirmek istemediklerimiz, paha biçemediklerimiz,  inandıklarımız???  

Silikleşmeli… görünür olanın canı yanacak.

Nasıl olacak bundan sonrası?

 Gözüm kararıyor… öfkem başıma vuruyor ve karakterimde onarılamayacak bir bozulma yaratacak diye korkuyorum.

Metroya binemiyorum uzun süredir.  Karşı koltukta oturan insana bakışımdan korkuyorum.” Tüm bunları başıma sen açtın” diye bakıyorum çünkü; “sen ve yanındaki ve onun yanındaki… Ben uyuyordum sadece;  ama sizin de bu kadar derin uyuyabileceğinizi düşünmedim. Benim uyumaya hakkım vardı çünkü çözmüştüm herşeyi ama sizin yoktu be kardeşim!” diyorum… “sizin gözünüzü açmanız gerekiyordu.”  

İnsanlığın hep ileriye gideceğine dair çocukça bir inancım vardı.

Arzuların rüyadaki karmaşası işte…

Silikleşmeli… parlarsan yanarsın.

Onarılamayacak bir bozulma… tahribat! Dönüştürülüyoruz…başka bir şeye…

Bu sıkıntı, insanlık için hala yapabileceği bir şeyler olduğunun düşünen bir insanın psikolojisinin yarattığı bir savunma refleksi mi yoksa?

Olsa olsa bir küçük kentsoylu ıstırabı işte Can babanın dediği gibi…

Varoluşa gelince onu yüklenme zorunluluğu var diye not almışım bir kitabın kıyısına çok doğru…

Bacaklarımı karnıma çekiyorum gözlerimi kapatıp. Kendi adıma söyleyecek hiçbir şeyim yok. Kabuğuma çekilip kilitlerimi mühürlüyorum. Düşüncelerim çok dağınık.

Aslında tüm bunların benimle ne ilgisi var?

Yakında bir yolunu bulur yer değiştiririm.  Olur biter. Iradem kuvvetlidir benim; sigarayı bıraktığım gibi, kendilerini yönetsin diye seçtikleri adamı seçtikleri için ve tekrar tekrar seçecekleri için insanlara kızmayı da bırakabilirim.

Onun için kendi moralimi düzeltmeye karar verdim; insan inceliğinin kıymetini bilmeli.

Şu en sıcak günü denizde geçirdim.  Sırtımı suya verip kollarımı iki yana açtım ve güneşin bulutların arkasına saklandığı zamanlarda gökyüzüne diktim gözlerimi. Öğleden sonra bi ara hava iyice kapattı ama sıcaktı ve denizden çıkmam gerekmedi; hatta biraz yağmur bile çiseledi ben denizdeyken… denize giren diğer insanları inceledim. Kulaç atanları, öylece duranları, kulaç atmayıp sadece bacaklarını hareket ettirerek suyun üstünde duranları inceledim çaktırmadan.

Gün ışığında dağılan bulutların altında insanlar güzel görünürler. Gelecekte ve güzeller güzeli geçmişte…

Ve senin gülüşün hep…Neyse…


Sevgiler
Jane

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder