Ne zamandır müzik dinlememiştik sizinle bayım
Bu günlerde bu şarkıyı seviyorum;
L’imperatrice ; sonate pacifique
Bu şarkı saçlarımı uzatıyor ;)
İyiden iyiye tuhaflaşan insanların arasında, bana tuhaf gelen
herşeye gelmiyormuş gibi yapmaya devam ediyorum; bu durum geceleri uykumdan bir
on dakika kadar çalıyor ama bazı sabahlar onu da telafi ediyorum. Bol şeftalili bir yaz
geçiriyorum, karpuz dersen henüz bu yazın olayı budur diyeceğim lezzette bir
karpuza denk gelmedim. Ama benim için bir evrim; saşimi yedim; yemekle kalmadım
yapılışına şahit oldum ve hayran kaldım. Dolayısıyla çiğ balık yiyeybilen bir
insana evrildim. Bıçağın çok mühim rol
oynadığı yemeklere kafayı takan insanlar var şimdilerde; bu bıçakçılar tatile
bile yanlarında bıçak setleriyle gidiyorlar;
bıçak setleri, wasabi sosu ve zencefil turşusuyla geziyorlar… bıçağın
tanesi 700 euro’ymuş korktum.
Şu robin williams’ın intihar’ı bana phillip hoffman
seymour’un ölmüş olduğunu hatırlattı.
sonra; zamanında, onun seslendirdiği bir animasyon seyretmiştim mutluluktan bahsediyordu; ya da mutsuzluktan…
sonra; zamanında, onun seslendirdiği bir animasyon seyretmiştim mutluluktan bahsediyordu; ya da mutsuzluktan…
Sonra; çok sevdiğim fıransız bir kadın var julia Kristeva,
çok zeki bir kişilik. tipi aynı shirley maclaine... onun şöyle bir cümlesini
okumuş çok anlamlı bulmuştum.
intihar edenler için diyordu ki;
“İnsan acıdan kaçınmak için kendini öldürdüğüne göre; insanın mutluluğu ona yaşamından daha fazla gereklidir…”
“İnsan acıdan kaçınmak için kendini öldürdüğüne göre; insanın mutluluğu ona yaşamından daha fazla gereklidir…”
Şimdi ‘olur mu canım?’ ne saçma diyorum.
İnsanın tasarladığı şekilde mutluluk mümkün mü? Aslolan
acıdan kaçmak mı, acıyı etkisizleştirmek mi? acıyı etkisizleştirerek başka tür
bir mutsuzluğa mı düşeriz yoksa?
Bunları yazarken aklımda hep aynı şey var; ne yazarsam
yazayım sonunda her mevzu ona bağlanacak nasılsa…onun için koyveriyorum.
bir süredir hasta olan bir arkadaşımla ilgili içimdeki
berbat histen kurtulamıyorum. Kontrol için gittiği hastanede iki aydır yatıyor
ve onu her ziyarete gidişimde kendimi aptal gibi hissediyorum. Bazı
ziyaretlerimde kendimi erkan yolaç yarışmasında beş dakikadır evet veya hayır
dememiş , davul gibi gerilmiş insan gibi hissediyorum; hastalıkla ilgili bir
şey konuşmamak, moral bozucu şeyler söylememek için öyle abuk sabuk şeyler
anlatıyorum ki sonradan aklıma geliyor canım sıkılıyor. Hepi topu 15 dakika
iznim var. 15 dakikada ne kadar saçmalayabilirsin? Ama oluyor işte. Sonra her
seferinde ne giyeceğime bir saat karar veremiyorum. Flört ederken bile insan bu
kadar kararsızlık yaşamaz. Sıkıcı
giyinmek istemiyorum, özellikle şık olmak istemiyorum, iyi görünmek istiyorum
ama çok da iyi görünmek istemiyorum çünkü her gidişimde saçı biraz daha
azalıyor; kesinlikle kötü görünmek istemiyorum çünkü bunu ona üzüldüğüm için
kasıtlı yaptığımı düşünmesinden deli gibi korkuyorum. Onun için özendiğimi fark
etmesini istiyorum ama bunun ayarını kaçırmak istemiyorum. Mesela geçen gün çok
severek aldığım bir takıyı takmak istedim ama hemen fark edip nereden buldun
onu diyeceğini bildiğim için ve aslında anlatacağım hikayenin, onu nasıl
etkileyeceğinden emin olamadığım için takmaktan vazgeçtim sonra dostumla bu
duruma düştüğümüz için arabada 10 dakika ağladım ki hiç sevmem ağlamayı. Ona en
son götürdüğüm kitabı iki kere okudum ve verirken elim titredi acaba içinde onu
üzebilecek bir cümle vardı da ben onu gözden kaçırdım mı diye? Sonunda sana
artık kitap getirmeyeceğim seni kitap sipariş sitesine üye yaptım dedim. Bu kadar hassaslaşmak midemi bulandırıyor; bunca
zamandır uğraşıp didinip 30 küsur senede oturttuğumu sandığım hayata ve
komplekslere karşı kendimi rahat hissetmek için takındığım tavır, duruş, ifade
artık ne dersen o…işte o yalan oldu. Zaten kadınlarla, kadınların kadınlarla
yaptığı türden muhabbetleri su içer gibi yapabilen bir insan olamadım hiç ama
hasta bir kadınla ne konuşmam gerektiğini hiç bilemiyorum. İşin kötüsü O, her
seferinde, başımı kapıdan uzattığımda yani… öyle bir gülümsemeyle karşılıyor ki
beni …şey der gibi ‘işte Charlie chaplinin dişisi yok yok daha çok buster
keaton’un dişisi tabi ya şu hüzünlü
surata bakın kendini ne hallere sokacak birazdan…” oysa ben çok tecrübesizim ve
acı çekiyorum ve zaten bu tür bir acının tecrübesi olmaz değil mi?
Bilmem bunları anlatarak biraz rahatladım mı? bilmem derdim
biraz rahatlamak mıydı? Hiç bilemedim inan…öyle bulanık… çeşitli matematik
sorularından oluşan 3 saatlik test çözmüşüm gibi…
Ama karar verdim bir daha ki ziyarete 15 dakikalık müzik
hazırlayıp gideceğim ve hiç bir şey konuşmamayı birlikte müzik dinlemeyi teklif
edeceğim.
Buna da şimdi karar verdim. bu mevzunun üzerine ne yazacağımı bilemeyip bir an mektubun başına bakınca ampul yandı.
Ve bu iyi oldu.
Sevgiler
Jane
Jane
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder