12 Ağustos 2014 Salı

66. MEKTUP; DOĞANIN TÜM SİLAHLARIYLA KRALİÇEYİ SAVUNUN DİYESİM VAR.



Ne zamandır müzik dinlememiştik sizinle bayım

Bu günlerde bu şarkıyı seviyorum;


L’imperatrice ; sonate pacifique

Bu şarkı saçlarımı uzatıyor ;)

İyiden iyiye tuhaflaşan insanların arasında, bana tuhaf gelen herşeye gelmiyormuş gibi yapmaya devam ediyorum; bu durum geceleri uykumdan bir on dakika kadar çalıyor ama bazı sabahlar onu da  telafi ediyorum. Bol şeftalili bir yaz geçiriyorum, karpuz dersen henüz bu yazın olayı budur diyeceğim lezzette bir karpuza denk gelmedim. Ama benim için bir evrim; saşimi yedim; yemekle kalmadım yapılışına şahit oldum ve hayran kaldım. Dolayısıyla çiğ balık yiyeybilen bir insana evrildim.  Bıçağın çok mühim rol oynadığı yemeklere kafayı takan insanlar var şimdilerde; bu bıçakçılar tatile bile yanlarında bıçak setleriyle gidiyorlar;  bıçak setleri, wasabi sosu ve zencefil turşusuyla geziyorlar… bıçağın tanesi 700 euro’ymuş korktum.

Şu robin williams’ın intihar’ı bana phillip hoffman seymour’un ölmüş olduğunu hatırlattı.
sonra; zamanında, onun seslendirdiği bir animasyon seyretmiştim mutluluktan bahsediyordu; ya da mutsuzluktan…

Sonra; çok sevdiğim fıransız bir kadın var julia Kristeva, çok zeki bir kişilik. tipi aynı shirley maclaine... onun şöyle bir cümlesini okumuş çok anlamlı bulmuştum.

intihar edenler için diyordu ki;


“İnsan acıdan kaçınmak için kendini öldürdüğüne göre; insanın mutluluğu ona yaşamından daha fazla gereklidir…”

Şimdi ‘olur mu canım?’ ne saçma diyorum.

İnsanın tasarladığı şekilde mutluluk mümkün mü? Aslolan acıdan kaçmak mı, acıyı etkisizleştirmek mi? acıyı etkisizleştirerek başka tür bir mutsuzluğa mı düşeriz yoksa?

Bunları yazarken aklımda hep aynı şey var; ne yazarsam yazayım sonunda her mevzu ona bağlanacak nasılsa…onun için koyveriyorum.

bir süredir hasta olan bir arkadaşımla ilgili içimdeki berbat histen kurtulamıyorum. Kontrol için gittiği hastanede iki aydır yatıyor ve onu her ziyarete gidişimde kendimi aptal gibi hissediyorum. Bazı ziyaretlerimde kendimi erkan yolaç yarışmasında beş dakikadır evet veya hayır dememiş , davul gibi gerilmiş insan gibi hissediyorum; hastalıkla ilgili bir şey konuşmamak, moral bozucu şeyler söylememek için öyle abuk sabuk şeyler anlatıyorum ki sonradan aklıma geliyor canım sıkılıyor. Hepi topu 15 dakika iznim var. 15 dakikada ne kadar saçmalayabilirsin? Ama oluyor işte. Sonra her seferinde ne giyeceğime bir saat karar veremiyorum. Flört ederken bile insan bu kadar kararsızlık yaşamaz.  Sıkıcı giyinmek istemiyorum, özellikle şık olmak istemiyorum, iyi görünmek istiyorum ama çok da iyi görünmek istemiyorum çünkü her gidişimde saçı biraz daha azalıyor; kesinlikle kötü görünmek istemiyorum çünkü bunu ona üzüldüğüm için kasıtlı yaptığımı düşünmesinden deli gibi korkuyorum. Onun için özendiğimi fark etmesini istiyorum ama bunun ayarını kaçırmak istemiyorum. Mesela geçen gün çok severek aldığım bir takıyı takmak istedim ama hemen fark edip nereden buldun onu diyeceğini bildiğim için ve aslında anlatacağım hikayenin, onu nasıl etkileyeceğinden emin olamadığım için takmaktan vazgeçtim sonra dostumla bu duruma düştüğümüz için arabada 10 dakika ağladım ki hiç sevmem ağlamayı. Ona en son götürdüğüm kitabı iki kere okudum ve verirken elim titredi acaba içinde onu üzebilecek bir cümle vardı da ben onu gözden kaçırdım mı diye? Sonunda sana artık kitap getirmeyeceğim seni kitap sipariş sitesine üye yaptım dedim.  Bu kadar hassaslaşmak midemi bulandırıyor; bunca zamandır uğraşıp didinip 30 küsur senede oturttuğumu sandığım hayata ve komplekslere karşı kendimi rahat hissetmek için takındığım tavır, duruş, ifade artık ne dersen o…işte o yalan oldu. Zaten kadınlarla, kadınların kadınlarla yaptığı türden muhabbetleri su içer gibi yapabilen bir insan olamadım hiç ama hasta bir kadınla ne konuşmam gerektiğini hiç bilemiyorum. İşin kötüsü O, her seferinde, başımı kapıdan uzattığımda yani… öyle bir gülümsemeyle karşılıyor ki beni …şey der gibi ‘işte Charlie chaplinin dişisi yok yok daha çok buster keaton’un dişisi  tabi ya şu hüzünlü surata bakın kendini ne hallere sokacak birazdan…” oysa ben çok tecrübesizim ve acı çekiyorum ve zaten bu tür bir acının tecrübesi olmaz değil mi?

Bilmem bunları anlatarak biraz rahatladım mı? bilmem derdim biraz rahatlamak mıydı? Hiç bilemedim inan…öyle bulanık… çeşitli matematik sorularından oluşan 3 saatlik test çözmüşüm gibi…    

Ama karar verdim bir daha ki ziyarete 15 dakikalık müzik hazırlayıp gideceğim ve hiç bir şey konuşmamayı birlikte müzik dinlemeyi teklif edeceğim.

Buna da şimdi karar verdim. bu mevzunun üzerine ne yazacağımı bilemeyip bir an mektubun başına bakınca ampul yandı.

Ve bu iyi oldu.

Sevgiler
Jane

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder